İncelemeye kitabın sonunda sonsözde yer alan bir sözle başlamak istiyorum. “Hayaller kuran, problemleri ve endişeleri olan, mutluluk pırıltıları taşıyan sıradan insanlar, nasıl oldu da bu katil sisteme göz yummakla kalmayıp onun hayata geçmesine de olanak sağladılar?” sorusu, çizgi romanın asıl konusu. Irmina, işte bu sorunun cevabını ete kemiğe büründürüyor: çünkü o da sıradan bir insandı. Büyük ideallerin değil, küçük konforların peşinden gitti; sorgulamak yerine uyum sağladı, görmek yerine gözlerini kapadı, gözünü kapamasa bile kafasını çevirdi. Böylece, tarihin en karanlık dönemlerinden biri sadece Hitler ve yanındakilerin değil, aynı zamanda sıradan insanların suskunluklarıyla da mümkün oldu.
Yazar, büyükannesinin mektuplarından ve günlüklerinden yola çıkarak ortaya koyduğu bu çizgi romanı üç bölüme ayırıyor.
Romanın ilk bölümünde Londra’da eğitim alan, özgürlük ve bağımsızlık arayışında olan genç bir kadınla karşılaşıyoruz. Irmina’nın Howard(kendisi zenci) ile yaşadığı ilişki, sadece kişisel bir aşk öyküsü değil, aynı zamanda dönemin sınıf, ırk ve cinsiyet eşitsizliklerini işaret eden bir çatışma. Burada Irmina’nın kendine açtığı alan, geleceğe dair kurduğu umutlarla sınırlı kalıyor; o, sistemin bütününü sorgulamak yerine sadece kendi yoluna çıkan engellerle mücadele ediyor.
İkinci bölümde ise bu umutlar giderek daralıyor. Almanya’ya dönen Irmina, ekonomik sıkıntılar ve toplumsal baskılar altında hayallerinden vazgeçip Nazi ideolojisinin içine çekiliyor. Burada, tarihte olan bitene hakim olmama rağmen İrmina'nın seçimleri hayal kırıklığı yaşatıyor. İrmina, bir SS subayıyla evleniyor ve giderek rejimin sessiz destekçilerinden biri hâline geliyor.
Üçüncü bölümde yıllar sonra gelen bir mektup, geçmişin hayaletlerini yeniden canlandırıyor. Howard’la buluşma