İslâm Estetiği eseriyle Bursa TDV Kitabevi’nde karşılaştım. O sıralar tezhip sanatıyla ilgilenmeye yeni başlamıştım ve bu başlık dikkatimi hemen cezbetti. Zihinsel olarak yaptığım her işin felsefî temellerini kurmaya, onu anlamlı bir çerçeveye oturtmaya çalışan bir mizacım var. Bu eser sadece tezhip sanatı özelinde değil; genel anlamda sanat, özelde ise İslâm sanatı üzerine teorik zemini oldukça besleyici bir nitelik taşıyor.
Turan Koç, kitabın başında “güzellik, estetik, sanat” gibi kavramlar üzerinden epistemolojik bir çözümlemeye girişiyor. Fakat ben bu yazıda, eserin içeriğinden ziyade bana ne kattığına, zihnimde neleri açığa çıkardığına odaklanmak istiyorum.
En temelde Koç, tüm İslâm sanatlarında pergelin sabit ayağının tevhid ilkesine sımsıkı bağlı durduğunu; hareket eden ayağının ise evrende dolaşarak sınırsız bir estetik çeşitlilik ve anlam zenginliği sunduğunu söylüyor. Bu benzetme, sanatı dar kalıplardan kurtarıp İslami düşünceyi sonsuz bir ilham kaynağı olarak konumlandırabilmede çok kıymetli.
Koç’un İslâm sanatına dair ortaya koyduğu en önemli tasavvur, sanatın İslâm’ın ihsan boyutuyla kurduğu ilişkidir. Cibril hadisiyle bilinen “iman, İslâm ve ihsan” üçlemesi, burada sadece bir inanç yapısı değil; sanatın ruhunu taşıyan bir düşünce ekseni olarak değerlendirilmiştir. İman, varoluşa anlam katmanın, hissederek yaşamanın kaynağıdır. Bu hissedişin sanata yansıyan tarafı ise ihsandır; göz ardı edildiğinde eksik kalan, fark edildiğinde ise hayatı derinleştiren bir boyut.
Bu kitapla bulmayı umduğum ve sonunda bulduğum şey şu oldu: Sanat, hayatı yaşanılır kılan yönüyle bir ihtiyaç değil, bir bilinçtir. Sadece kurallarla örülmüş, motamot bir hayat tasavvurunu geride bırakan; insan olmanın haysiyetine yaraşır bir farkındalıkla kendini hayata dahil etmenin bir