- "Din ve sanat münasebetinin de bununla bir bağlantısı var mıdır? İslâm ile Hristiyanlık arasında bir mukayese yapabilir misiniz?"
Putperestlerde din ve sanat, âdeta aynı şeydir. Bu duruma müşahhas bir örnek olarak eski Yunanistan verilebilir. Mücerret dinden habersiz, eski Yunan’da Hegel'in dediği gibi "Tanrılık ile insanlık birbiriyle kucaklaşır, birbiriyle karışır: din sanatla, sanat da ibadetle aynı şeydir..." "Yunanlının Zeus, Apollon, Athena, Afrodite'nin çizgileri altında taptığı şey insandır: insanın kuvveti, zekâsı ve güzelliğidir". (Bkz. Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Çev: H. Vehbi Eralp, 1949, sf: 322).
Batı kültür ve medeniyetinde, eski Yunan'ın bu putperest ruhu, asla unutulmadı ve "İnsan-Tanrılar" birer "kök tip" olarak cemiyetin "kollektif gayrı şuurunda" fırsat buldukça açığa çıkmak üzere daima tetikte bekledi. Gerçekte, Batı, Hz. İsa'nın "mücerret dinini" anlamadı, hiçbir zaman "Mutlak Varlık" olarak Allah'a tapınamadı. O, hem Hz. İsa'yı dinledi, hem eski Yunan'ın putperestliğini özledi ve yaşadı.
Hegel'e göre, şark için hakikatlerin en mühimi Allah'tır da Hıristiyan Batı için mühim olan "İsa'da gerçekleştirdiği tarzda tanrılık ile insanın birliğidir."
Gerçekten de Batı dünyası kendini, hiçbir zaman putperestlikten kurtaramadı. Fırsat buldukça da bu hüviyetini ortaya koydu. Esasen, Batı'da Rönesans, eski Yunan'da mevcut olan bu ruhun, uzun bir aradan sonra, tekrar Roma'da dirilmesi demektir. Zaten başta Giotot (1266-1337), Leonardo Da Vinci (1452-1519) ve Michelangello Buonarrot: (1475-1564) olmak üzere bütün Rönesans sanatkârları, Hıristiyanlık adına, eski Yunan putperestliğini dirilttiler. Sadece Zeus'in, Apollon'un ve Afrodite'nin adı değişti, "Baba-Oğul ve Meryem" biçiminde yeni "Mukaddes aileler" kuruldu. Böyle olunca, Batı sanatı, İslâm