Kitabın arka kapak yazısını okuyunca o kadar ilgimi çekmişti ki merak edip okumadan olmaz dedim.
Bana göre az buçuk dilimin döndüğünce bende bıraktığı hislerle anlatılmak istenen ;rüyalar, bilinç ve yaşamın anlamı üzerine derin bir içsel sorgulama içeriyor. Ana karakter Hippolyte, zengin ama amaçsız bir gençken, gördüğü rahatsız edici rüyalar sayesinde bir dönüm noktasına geliyor: “Artık hayatını anlamak için rüyaları değil, rüyalarını anlamak için hayatı kullanmaya karar veriyor.”
Kitap, insanın iç dünyasını tersyüz eden, felsefi bir “anti-roman”. Yani klasik hikâye yapısından uzak; daha çok bilinç akışı, iç monologlar ve sembolik anlatımlarla ilerleyen bir eser.
Benim rüyalara dair okuduğum ilginç ve başarılı kitaplardan biriydi.Bukitapta rüyalar sadece gece görülen şeyler değil, bilincin altındaki hakikatleri ortaya çıkaran aynalar gibi. Karakterin mutlulukla uzlaşamaması, ironinin ve korkunun içinde sıkışması, aslında insanın kendi iç sesiyle hesaplaşmasını temsil ediyor.
Rüyalar, zihnin gölgesinde yankılanan hakikat parçaları. Bu kitap, düşleri bir kaçış değil, bir sorgulama alanı haline getiriyor. Mutlulukla uzlaşamayan bir insanın iç dünyası, bize kendi bilinç sınırlarımızı sorgulatıyor. Belki de uyanmak, rüyayı bitirmek değil; onu anlamakla başlıyor.
Susan Sontag’ın her bir cümlesi beni okurken içine çekti nasıl bu kadar iyi yazabildin ya dedim. Sevdim kafasını.