Biyografi okumayı çok seviyorum. Özellikle çetin bir hayat mücadelesi verip, onca hayal kırıklığı yaşamasına rağmen muzaffer olan; seven, sevilen ve ardında derin izler bırakan insanların hayat hikayesini okumak. Yaşayamadığım hayatları okuyarak yaşıyorum.
Çocukluğumda en büyük hayalim futbolcu olmak olduğu için Klopp gibilerinin hayat hikayesine her zaman hayranlık duymuşumdur. Futbol sadece futbol değil. Hayattaki tüm zorlukları birkaç saatliğine unutup, sinirlerini streslerini atabilecekleri, mutlu olabilecekleri, hep beraber çığlık atıp sevinebileceği bir kaçış alanı. Son 20 yılda Pep Guardiola, Jose Mourinho, Jürgen Klopp, Carlo Ancelotti, Marcelo Bielsa gibi insanlar dünya futboluna kendi has duruşları ve düşünceleriyle yön verdiler.
Benim için en önemlisi Jürgen Klopp oldu. Mütevazı, sade ve sıradan yaşayan, halk adamı, tutkulu, bir felsefesi olan, sözünü sakınmayan, oyuncularına liderlik eden, her yıkılış sonrası tekrardan ayağa kalkabilen muhteşem bir karakter. Futbolculuk kariyerinde de teknik adamlık kariyerinde de istikrar abidesi bir insan. Onun için adanmışlık ve sadakat birinci sırada diyebiliriz. 11 yıl boyunca Mainz forması giydikten sonra 7 sene Mainz'ın hocalığını yaptı. Mainz'da oynarken hocalığını yapan Wolfgang Frank'tan çok şey öğrendi. 1950'li yıllardan beri Almanya'da süpürücü olarak tabir edilen libero mevkisi çok önemliydi. Beckenbauer, Matthaus ve Sammer bu mevkinin piriydi.
Wolfgang Frank ise 1990'lı yıllarda yeni bir şeyler denemek istiyordu. Liberosuz oynamak konusunda açık fikirliydi. 4-4-2 dizilişiyle, takım halinde ortaklaşa hareket ediliyordu. Takım halinde çok koşup rakip yarı sahada baskı yapacak, rakibinin oyun kurma teşebbüslerini bozacak, rakip savunmacılara nefes aldırmayacak ve rakip kaleye çok daha yakın bölgelerde topu