“Sıçanlar” başlıklı romanın tanıtım yazısında, “korku” türünün tercihlerim arasında oldukça ender olarak yer aldığını belirtmiştim. Hastalık esnasında kafamı fazla zorlamasın diye okuduğum o kısa- romana, çocukluk arkadaşım tavsiye ettiği için kütüphaneme kattığım “Kan Çanağı” romanı ile devam ettim.
Roman, 22 Nisan 1941 günü, emrindeki küçük bir piyade birliği ile Romanya Ploesti yakınlarındaki Dim Geçidi’ne doğru ilerleyen Alman Yüzbaşı Wörmann’ın düşünceleri ile başlar. Kitabın başrolündeki kahramanlarından birisidir. Söz konusu geçit kuzeyden gelebilecek olası bir Kızılordu saldırısına karşı stratejik öneme sahip olduğundan orada bulunan şatoya bir birlik konuşlandırılması gerekmektedir. Söz konusu şatoya ulaştıklarında boş olduğunu, şatonun hemen yanındaki küçük yerleşim yerinde çok az kişi yaşadığını saptarlar. Ayrıca kırk dokuz odadan oluşan şatonun duvarlarına aynı boy ve biçimde, 16.807 adet pirinç ve nikelden oluşan tam olarak benzemese de bir tür haçın yerleştirildiğini görür. Yakındaki bir baba-oğul tarafından her gün temizlenen şatoya onların itirazlarına ve uyarılarına rağmen yerleşirler. Ve ölümler başlar.
Bu ölümlerle başa çıkamayınca Bükreş’te ki Alman karargâhından yardım ister ama gelenlerin 1. Dünya Savaşı’ndan tanıdığı bir binbaşının komutasında bir SS birliği olması işleri daha da karıştırır. Onların gelmesi ölümleri durdurmaz ama her iki subayda olayın arkasında doğaüstü bir gücün olduğunu düşünmeye başlarlar. Bu konuda Bükreş’te yaşayan ve Karpatlar tarihi üzerine uzmanlaşmış çok hasta Yahudi bir Profesör ile kızını şatoya getirtince olaylara onlarda dâhil olur. Daha fazla açıklama yapmadan burada bırakıyorum. Olay, hem tarih hem de coğrafya açısından bize yakın olan Romanya’da geçtiği için Kazıklı Voyvoda, Karpatlar, Eflak, Türkler ile ilgili