Ruhun en tenha köşelerine, uykunun bile sükûnet veremediği o tekinsiz boşluklara doğru bir yolculuğa çıkaran "Karabasanlar", Veysel Nazlı’nın kaleminden dökülen varoluşsal bir haykırış niteliğinde. Eser, okuru daha ilk sayfalarda Necip Fazıl’ın "kütük ve nakış" teorisiyle selamlayarak, şiirin sadece bir kelime sanatı değil, içte saklı duran o "nadir konuşan sesin" dışarı sızması olduğunu hatırlatıyor. Yazar, ölçü ve ölçüsüzlük arasındaki o ince çizgide yürürken, aslında insanın kendi içindeki devasa karmaşayı kağıda döküyor.
Kitap ilerledikçe modern dünyanın sahte nezaketine, kibri mütevazılık maskesiyle sunanlara ve derinlikten yoksun bir hayat sürenlere karşı çekilen keskin bir setle karşılaşıyoruz. Şairin; Şükrü Erbaş’ın insana dokunan tınısını, Dostoyevski’nin karanlık ama hakiki yeraltı dünyasını andıran bu üslubu, okuru konforlu alanından çıkarıp kendi "alçaklığıyla" yüzleştiriyor. Dünyanın bir "alçaklar yeri" olduğunu kabullenen yazarın, bu alçaklığa dahi sığamayacak kadar küçüldüğünü itiraf etmesi, kitabın damarlarında dolaşan o yoğun melankoliyi ve dürüstlüğü ortaya koyuyor.
"Karabasanlar"da acı, piyasada dolaşan ortak bir his değil; sahibine özel, başkasına devredilemez ve paylaşılamaz bir kutsiyetle işleniyor. Hayatı, kapıları kilitli ve anahtarı olmayan karanlık bir koridor olarak betimleyen mısralar; insanın kendi yalnızlığına ne kadar mahkûm olduğunu fısıldıyor. Kitaba adını veren o kara basanlar ise sadece geceyi değil, insanın bakir kalan tüm rüyalarını ve umutlarını da istila ederek, ak karların üzerine simsiyah bir leke gibi düşüyor.
Eserin finaline doğru, bu içsel buhranlar Divan edebiyatının o kadim ve ağdalı diliyle harmanlanarak mistik bir derinlik kazanıyor. Mürekkebin siyaha, ruhun sızıya bulandığı bu satırlarda Veysel Nazlı; aslında kendi