Sanırım okurken ve incelemesini yazarken en zorlandığım kitap oldu. Şöyle bir dönüp baktığım da otobüste, metroda, evde sürekli elimde olan ama bir türlü bitmeyen bir kitaptı benim için. Bir noktadan sonra kitapla kavga etmeye başladım. Neden bilmiyorum ancak kitap akmadı. Belki de 34 yaşında, eserlerini sistemleştiremeden ölmesi, Kökler’in bu kadar "tamamlanmamış" ve bazen yazarın kendi fikri değilmiş gibi duran savruk yapısını açıklayabilir. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’sı için yazılmış bir "yeniden yapılanma raporu" gibi pazarlansa da, elimizdeki saf bir siyaset felsefesi metni.
Kitapdan çok yazar etkiledi beni açıkçası. Öncelikle ona değinmek istiyorum. Simone Weil 1909’da doğuyor ve 1943’te ölüyor yaklaşık 33 yıllık kısa bir hayatı var. Kendisi bu süreçte İspanya İç Savaşı’na katılan, fabrikalarda ve tarlalarda işçilik yapan, "Özgür Fransa" için savaşan aktif bir figür. Vichy hükümeti, Hitler falan… Aslında burada söylemek istediğim şey, yazarın düşünsel dünyası ne kadar hareketliyse aynı oranda aktif bir yaşam içinde kendisi.
Thomas Eliot’un önsözde uyardığı gibi; onu "mistik, anarkosendikalist, Yahudi, Katolik veya Stoacı" gibi etiketlere hapsetmek hata olur. Weil, tüm bu uçları optimum bir dengede buluşturmaya çalışıyor. Ancak bu "herkesten bir parça alma" çabası, onu döneminde yalnızlaştırmış: Solcular için fazla dindar, sağcılar için fazla devrimci kalmış. Yine de modern dünyanın tehlikesini erkenden koklayan, "kökleri koparmanın özgürleştirici olduğu" şeklindeki zehirli fikre karşı duran vizyoner bakışı hayranlık uyandırıcı. Önsözü okuyunca istemsiz bir heyecan duydum. Çok iyi bir önsöz, yazar ve kitap hakkında çok güzel noktalar içeriyor.
Yazara dönersek, Avrupa Birinci Dünya Savaşı’na yaklaşırken ve savaş sırasında iken