Târihî romanlara öteden beri ilgim var, bir de Solmaz Kâmuran’ın akıcı üslûbu olunca bu romanı okumak müthiş bir keyif oldu. İbrahim Müteferrika’nın hayatı, uzun yıllar özenle emek harcayan mahâretli yazarımız tarafından mükemmel şekilde anlatılıyor.
Yazarın dediği gibi: “Türkiye'de roman okumak o kadar da bilinen bir şey değil. Okuyucu her şeyi gerçekmiş gibi algılıyor.” Algılanmayacak gibi de değil ama… Hem de yazarın “Öte yandan tarihçiler de çok hassas, hemen itirazlar geliyor. Ben de, öyle bir kurgu yapayım ki bunun roman olduğunu daima hatırlatayım; hatta kitabın sonunda bunu özellikle vurgulayayım istedim.” demesine rağmen; romanın ekseni zaten gerçek, kurgu da mükemmel olunca gene de unutuyorsunuz roman okuduğunuzu, bir de roman olduğunu daima hatırlatmasaydı yazarımız ne olurdu kim bilir…
Ayrıca hakîkî bildiğimiz hayâl, rüyâ sandığımız da gerçek olamaz mı? Hayâli, gerçeği kim bilebilir?
“Ben tarihçi değilim, gerçek olaylardan yola çıkarak târihî bir kişiliğin hayatını kurguladım.” diyor ya bakın bunu ne güzel yapmış ki romanın merkezi sorulsa, budur derim:
“O akşam eve gittiğimde sessiz odamda, kandilin ölgün ışığında saatlerce oturup matbaanın benim için neden bu kadar önemli olduğunu düşündüm, sadece kitap basmak için miydi bunca gayretim, bu kadar zamandır gerçekten de herkesin okuyup bilgilenmesi için mi tutuşmuştum acaba…
Neydim ben, insanları düzeltmek üzere dünyaya gelmiş bir ahir zaman peygamberi mi, ilahî bilgilerini paylaşmak için kendini yollara vurmuş meczup bir keşiş mi, yoksa bilginin ışığının barış ve mutluluk getireceğine yürekten inanan bir budala mı? Hayatımı niçin kitapların nuruyla aydınlatmayı seçmiştim ve neden bu nuru herkesin fark etmesi için çırpınıyordum.
Galiba insanları sandığımdan daha fazla seviyordum, onların iktidar