Livia yaşadıklarından, hayatına giren insanlardan ve biten ilişkilerden sonra aşka dair tüm inancını kaybetmiş biridir. Artık kimseye güvenmemekte, kalbini korumaktadır.
Ta ki bir gün kapısına gelen o yabancı, ona yalnızca on gün verdiğini ve bu süre içinde yerine getirmesi gereken bir şart olduğunu söyleyene kadar…
Livia, bu teklifin hayatını tamamen altüst edeceğinden habersizdir.
Mert ise bir gazetede çalışan, büyükannesinin ölümü sonrası izne ayrılan genç bir gazetecidir. Fakat ona verilen yeni bir dosya, onu hiç beklemediği bir gerçeğin içine çeker:
Son üç ayda kalp krizinden ölen üç genç kadın…
Mert, bu ölümlerin ardındaki sırları araştırmaya başlar. Gördüğü rüyalar ve peşine düştüğü gerçekler, onu farkında olmadan Livia’ya doğru sürükler.
Üç kadının ölümü, Livia’nın adı ve mavinin çağrıştırdığı şeyler…
Bütün bunlar sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha karanlık bir gerçeğin başlangıcı mı?
Yazarın neredeyse bütün kitaplarını okudum ve her defasında gerçekliği, duyguyu ve atmosferi çok iyi aktardığını düşünüyorum.
Bu kitaba başladığımda ise ilk başta konuya tam olarak dahil olamadım; çünkü geçmişe gidip gelen, parça parça ilerleyen anlatım biraz kafa karıştırıyordu.
Ama hikâyeye adapte olduğum anda kitabı elimden neredeyse hiç bırakamadım.
Paranormal ya da doğaüstü olaylar sandığım şeylerin aslında hiç de öyle olmadığını görmek ise beni en çok şaşırtan noktalardan biri oldu.
Mavi; aşkı, nefretin sıcaklığını, teslimiyetin çaresizliğini ve gerilimin ağırlığını aynı sayfaya sığdırmış. Bitirdiğimde içimde hem hüzün hem de garip bir hayranlık bıraktı.