"MECZUP"
“Hayalleri çalınmış çocuklardan, bireyselleşememiş kadınlardan selam getirdim size ve selam olsun söyleyecek türküleri olan ülkemin tüm insanlarına.”
Her yazar için kaleme alınan her eser, aslında bir doğum hikâyesidir. Satır satır, kelime kelime büyüyen, sancılarla yoğrulan ve nihayetinde dünyaya gelen bir çocuk gibi… Hele ki bu eser bir yazarın ilk kitabıysa; telaşı, heyecanı, tatlı bir korkusu ve tarifsiz mutluluğu da beraberinde getirir. Bazı kitaplar vardır; sadece okunmaz, aynı zamanda yaşanır. Sayfalarını çevirdikçe karakterlerin acılarına, umutlarına, düşlerine ortak olursunuz. Yazarın kalbini bıraktığı farklı hikâyelerden oluşan bu eser, aslında hepimizin hayatının orta yerinde hâlâ var olan gerçekliklere dokunuyor.
Bir kitabın değeri, çoğu zaman içindeki hikâyelerin okurun kalbine dokunabilmesiyle ölçülür. Meczup, tam da bu noktada gücünü hissettiren bir eser. İçinde yer alan sekiz farklı hikâye, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında ortak bir noktada buluşuyor: insanın hayatla ve kaderle olan sınavı.
Toplumun görmezden geldiğimiz ama tam kalbinde taşıdığı sorunlarını edebiyatın incelikli diliyle gözler önüne seriyor. Yazar önsözünde okuyucusunu şu sözlerle karşılıyor:
“Coğrafyam için düşlediğim ütopik hayallerime, sessiz çığlıklarım feda olsun.”
Bu cümle, kitabın özünü özetler nitelikte. Çünkü sayfalarda anlatılan her hikâye, aslında bir çığlık; sessiz ama bir o kadar da derinden gelen bir haykırış.
Hikâyelerin büyük kısmı hüzünlü bir okuma deneyimi sunsa da, kitaba adını veren Meczup ayrı bir yerde duruyor. Çünkü o hikâye, karanlığın içinde bile umudun varlığını hatırlatıyor.
Üniversite hayatlarını devletin üç ayda bir verdiği krediyle sürdürmeye çalışan iki gencin geçim derdine ortak oluyoruz. Cemal’in bir gece yarısı, “meczup” olduğu