Başımıza ne gelirse gelsin, korkmamız gerekenlerin başında insanlar gelir.
Çünkü bir kez ihanet eden, bunu mutlaka tekrarlar.
Ne telefonlar çalışır ne internet.
Güvendiğin yüzler bir anda yabancılaşır.
Bir ısırık, dönüşü olmayan bir son demektir.
Etrafa saçılan cesetler, dayanılmaz bir koku ve çığlıklar…
Hayatta kalmak artık yalnızca kaçmak değil, kime güveneceğini bilmekle ilgilidir.
Her şey Sibirya’da gizlice yürütülen bir çalışmayla başlar.
Maden işçileri soludukları virüsle taşıyıcıya dönüşür.
Tehlike büyüdükçe, hepsinin ortadan kaldırılmasına karar verilir.
Görev, işini en iyi yapan güvenlik şefi Antoy’a verilir.
Ancak şirketin hesaba katmadığı bir detay vardır:
İşçilerin başında Antoy’un hâlâ sevdiği eski eşi Greta vardır.
Antoy eşini kurtarmayı seçer.
Kaçarlar.
Ama bindikleri gemide bir yolcu daha vardır:
Virüsü çoktan bedeninde taşıyan Matteo.
Ve felaket sessizce yayılmaya başlar…
Türkiye’de ise Barış, Esra ve Can yalnızca bir doğum günü sürprizi planlamaktadır.
AVM’deki tuhaf öksürükler, halsiz yüzler Esra’yı huzursuz eder.
Barış’ın tuvalete gitmesiyle her şey değişir.
Çığlıklar…
Kan…
Ve artık insanların değil, zombilerin dolaştığı bir dünya.
Kaçış başlar.
Sokaklar cehenneme dönüşür.
Sığınacak tek yer Barış’ın evidir.
Ama oraya ulaşmak hiç de kolay olmayacaktır.
Mahalle girişinde onları durduranlar kim?
Gerçekten güvenilirler mi?