Kendi Adaletini Yaratan Kadın: Phaedra
Karşımızda, Yunan mitolojisinin en haksız yere kötülenen figürlerinden birini alıp onun sesini ilk kez gerçekten duyuran bir roman duruyor. Kitap, sadece Phaedra’nın bireysel dramını anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda adaletin nasıl çarpıtıldığını ve nihayetinde bir kadının kendi adaletini yaratma ihtiyacını çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
Girit sarayında başlar her şey. Phaedra, entrikalarla dolu bir ailede büyür; annesi Pasiphae’nin evlilik dışı bir çocuğu vardır ve bu çocuk yarı boğa olduğu için labirente hapsedilir. Kız kardeşi Ariadne’nin Theseus’a Minotauros’un yerini söylemesi, hem kendi kaderini hem de Phaedra’nın kaderini değiştirir.
Atina’ya geldikten sonra Phaedra’nın durumu daha da trajikleşir. Theseus’la evliliği bir güç ittifakıdır; siyasi bir beklenti. Atina, Girit’ten çok daha ilkel bir toplum: Kadınların sesi yoktur, erkekler tarafından kontrol ve istismar edilirler.
Ve Hippolytus… Üvey oğlunun saldırısı, Phaedra’nın dünyasını yerle bir eder. Mahkeme kurulur, ama erkeklerin elinde şekillenen adalet, Phaedra’yı susturup, yalnız bırakır.
Kitapta Medea’nın varlığı, Phaedra’nın dönüşümünü daha da anlamlı kılar. Medea’nın trajik hayatı, Phaedra’ya bir ayna tutar: Tanrılar ya da sistem adalet sağlamayacaksa, kendi elleriyle harekete geçmek zorundadır...
Kısaca, Atina’nın erkek egemen düzeni, Hippolytus’un saldırısı, Phaedra’nın Medea ile paralelliği ve kendi adaletini yaratma kararı, romanın ana temasını oluşturur: Sessizlik trajedidir; eylem, hem yıkıcı hem de özgürleştiricidir.
Roman sadece mitoloji severler için değil; adalet, güç ve kadın mücadelesi üzerine düşünmek isteyen herkes için de bir çağrıdır.
"Tarihin beni yargılayacağını biliyordum ama zaten tarih erkekler tarafından yazılıyordu...Sadece duyulmak