"POLBOŞKA"
Ey gece! Derdin nedir böyle? Benimle alıp veremediğin... İçimdeki sızıyı büyütmekteki muradın nedir? Leyli avucunda inlediğim yetmez mi gayri? Gözlerimdeki hasret pınarlarını coşturup yaşları sökün ettirmek istersin, bilirim, lakin bilir misin ki o kaynakta senin yoluna süzülecek bir damla kalmış mıdır? Dur! Dur ey gece! Sitemim sana değildir. Bir kendime... Yetişemeyişime... Yetemeyişime...
Bazen bir yer sadece bir yer değildir. Haritada adı yazmaz, tabelası yoktur, ama oraya ayak basan herkes orayı unutmamak üzere hatırlar. Polboşka, işte böyle bir yer… Adı bile kolay anlatılmaz, çünkü orası yaşanarak anlaşılır.
Kitap, sarsıcı, gerçekçi ve bir o kadar da sembolik bir anlatımla insanı derinlere çeken bir eser. 'Polboşka' ismi bile kitap başlamadan bir tuhaflık hissi uyandırıyor. Ne olduğunu, neresi olduğunu, kimlerin oraya ait olduğunu sorgularken bir bakmışsınız kitabın içine çekilmişsiniz bile… Ve ardından o taş duvarlarla çevrili, sadece mekân değil, aynı zamanda bir ruh hâlini de temsil eden bu yerin karanlık koridorlarında siz de dolaşmaya başlıyorsunuz.
Polboşka'nın taş duvarları sıradan değildi. Sertti, soğuktu, ama asıl sertlik ve soğukluk orada tutulan insanların kaderindeydi. Her köşesi, bir hikâyeyi saklıyordu içinde. O duvarlar, çaresizliğin sessiz tanığıydı.
Oraya gelenler farklı yaşlardan, farklı geçmişlerden, farklı yaralardan gelmişti. Kimisi bir baskının gölgesinde, kimisi bir hileyle, kimisi sessiz bir teslimiyetle alınmıştı oraya. Ve şimdi hepsi aynı kaderin içinde, aynı soruları sessizce tekrar ediyordu:
"Ne olacak?
Bu nasıl bitecek?
Yeni gün bize ne getirecek?"
Göz göze gelindiğinde kimse konuşmuyordu ama her bakış bir haykırış gibiydi. Her çift gözün ardında ayrı bir fırtına kopuyordu.
Orası, umutla umutsuzluğun iç içe geçtiği bir