Kendisinden kaçışın mümkün olsa da kurtuluşun olmadığı bu kitabı tekrar okumak zorunda olmam, hiç olmazsa önceki okumamdan neler kaldığına dair kendimle de yüzleşmemi sağlayacakken siteye de faydalı gereksiz bir inceleme de katmış olacak. Kaldı ki yanlış bakmadıysam, sitedeki ilgili ilgili alıntı da bana ait ve okunma sayısı da sadece üç. Başlamadan evvel "bu kıymetli kitabı bir ara okuyun" klişesini de eklemiş olayım. Adettendir.
Ulrich Beck, bir bakıma Wallerstein'in bıraktığı yerden devam ediyor toplumsal analizine ve onun "risk toplumu" tahayyülü, analizine ciddi bir önem atfediyor. (Kim bu Wallerstein, ne bırakmış diyenlerin haklı itirazları bir tarafa, şimdilik bilenler için), o malum 1789 olayları sonrasındaki total kırılmayı sağlayan şey -hatta pekiştiren şey- 1979'daki gelişmeler olmuştu. Fordist üretim biçiminin vaadettikleri bir de ABD'nin öncülüğünde giderek kamusallaşan öğrenim alanları, 1945-60 arasındaki yoğun ve hızlı gelişmeleri de tetikleyerek Ulrich Beck'i kendi tabiriyle "gözetleme kulesinden bakan, sönüp giden feodal tarım dönemin arkasından beliren, ama henüz bilinmeyen sanayi çağının şeklini şemalini ayırt etmeye çalışan 19. Yüzyıla başlarındaki bir toplum gözlemci" yapmaya yetmişti.
Kitabın bir derdi var. Bir meselesi, ardından koşmak zorunda hissettiği hayreti var.
Kitap, sanayi sonrasını anlamaya çalışıyor. Post-sonrası toplumlarına eğilirken bu geçişin temel kaidelerine değinmeyi unutmuyor. Tabi bu esnada dile kolay gelen "post" kavramını tartaklamayı da henüz giriş sayfalarından itibaren ihmal de etmiyor Beck. Beck'in bu tarz gözlem seyri, ilk etapta bizlere Chicago Okulu'nun tüm farklılık ve yoğunluk içerisinde bir biyolog edasıyla inceleme yapmayı vazeden duruşunu hatırlatıyor ve pek de haksız sayılmayız. Bu paradigma, Wallerstein'in