Simon Sebag-Montefiore’nin bu eseri, bir tarihçinin kaleminden çıkmış olmasına rağmen zaman zaman roman okur gibi sürükleyici, zaman zaman da “kardeşim bu kadar da olmaz” dedirtecek kadar şaşırtıcı. İşte zaten bu denge, kitabı hem akademik hem de keyifli kılıyor.
Romanovlar’ın tarihi, aslında Rusya’nın tarihi demek. 1613’te tahta geçen Mihail Romanov’dan 1918’de kurşuna dizilen II. Nikolay’a kadar uzanan bu yolculuk, savaşlardan diplomasiye, reformlardan ihanete kadar her şeyi barındırıyor. Ama Montefiore işi kuru kronolojiye boğmuyor; her padişahın, her çarın kişisel sapkınlıklarını, skandallarını ve güç hırslarını öyle detaylı anlatıyor ki insan yer yer gülmeden edemiyor. Mesela I. Petro’nun (Büyük Petro) Avrupa’dan getirdiği “modernleşme” uygulamaları kadar, sarhoşluk âlemlerinde kurduğu “Aptallar Meclisi” bölümleri de unutulmaz. Yani hem Rusya’yı Batı’ya açıyor hem de şarap şişeleriyle kafaları patlatıyor. İşte Montefiore’nin başarısı burada, devlet aklını ve yatak odası skandallarını aynı terazide sunuyor.
Romanovların hikâyesi üç temel eksen üzerinde dönüyor: iktidar, cinsellik ve şiddet. Çarlık yönetimi bir kişinin ruh hâline bağlıydı. Çar paranoyaksa devlet de paranoyaktı. Saray, sadece taht kavgalarının değil, aynı zamanda yatak kavgalarının da mekânıydı. Çariçelerin sevgilileri, entrikaları, metresleri… Montefiore, hiçbir detayı saklamadan yazmış. Taht uğruna işlenen cinayetler, sürgünler ve idamlar öyle detaylı ki bazen tarih değil, Game of Thrones okuyormuşsun hissi veriyor.
Kitap sadece eğlencelik değil; ciddi bir arşiv ve kaynak taramasıyla yazılmış. Yani Montefiore, sarayın iç yüzünü anlatırken aslında Rusya’nın nasıl Avrupa siyasetine yön verdiğini, Osmanlı ile olan ilişkilerini, Ortodoks kilisesinin rolünü de açıklıyor. Sen akademik gözle de