Bu kitapta Bergson, rüyayı öyle mistik, gizemli bir yerden anlatmıyor. Aksine, rüyayı gündelik zihinsel işleyişimizin devamı gibi ele alıyor. Yani uyurken bambaşka bir dünyaya geçmiyoruz; sadece dış dünyayla bağımız zayıflıyor ve zihnin iç sesi daha baskın hale geliyor.
Bergson’a göre uyanıkken sürekli bir seçme, ayıklama halindeyiz. Dış dünyanın gereklilikleri, dikkatimiz, mantığımız… Hepsi zihnimizi disipline ediyor. Ama uyuduğumuzda bu kontrol mekanizması gevşiyor. Ve o zaman, gün içinde kenara ittiğimiz, önemsemediğimiz, hatta fark etmediğimiz imgeler sahneye çıkıyor. Rüya dediğimiz şey de biraz bu: Zihnin sansürsüz hali.
Bergson ile Freud’un yolu bir noktada kesişiyor ama tonları çok farklı. Freud daha derinlere, bastırılmış arzulara inerken; Bergson daha yüzeyde gibi görünen ama aslında bir o kadar karmaşık olan zihinsel akışa bakıyor. Rüyayı bir “anlam çözme” meselesinden çok, bir “işleyiş” meselesi olarak ele alıyor. O yüzden benim için bu kitap, “rüyaların anlamı nedir?” sorusundan çok, “zihnim aslında nasıl çalışıyor?” sorusuna kapı araladı. Ve dürüst olayım, bu soru çok daha rahatsız edici. Eğer rüyaları “yorumlamak” değil de “anlamak” istiyorsanız, severek okuyacağınız bir metin.