Margaret Mitchell öyle bir yerde bitirdi ki Rüzgar Gibi Geçti'yi, kitabın okuyucuları olarak içimizde ukde bırakmıştı. Ömrü yetse belki zamanla devamını da yazacaktı kim bilir..
Vefatından sonra mirasçıları devamını yazacak bir yazar arayışına girmişler ve bu işi Alexandra Ripley üstlenmiş. Mükemmel bir iş çıkarmış diyemeyeceğim malesef, ama eleştirildiği kadar kötü olduğuna da asla katılmıyorum. Eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmuş olmasına rağmen kitap dönemin en çok satan ve okunan kitapları arasına girmiş.
Margaret Mitchell'in anlatım tarzı çok daha güzeldi kesinlikle. Daha derin, daha yoğundu.
Bu devam kitabını farklı biz yazarın yazdığını göz önünde bulundurarak okuyunca hiç de yabancılık çekmeden okumak mümkün. Aleksandra Ripley karakterlerin ruhunu çok çok iyi yakalamış bence. Kitabı okurken yazım dili dışında karakterlere karşı asla bir yabancılık duymadım. Her biri gerçekten çok iyi yansıtılmış. Rhett aynı alaycı Rhett, Scarlett aynı bencil, kibirli ve şımarık, sinir bozucu Scarlett. Yan karakterler hepsi orjinal hikayedekinin aynısıydı. Önemli olan da buydu. Yazarı farklı olunca tabi ki farklı bir anlatım dili, farklı olay ve mekanlar devreye girecekti bunu kabul etmeliyiz değil mi?
Ancak bence yazar çok daha iyi bir iş çıkarabilirdi. 700 sayfalık (küçük puntolarla basılmış, sayfa boşlukları çok az üstelik) bir eser yazıyorsun ama ben o sayfalar içinde bir tane bile derin anlamlı bir cümle yakalayıp çıkaramıyorum olacak şey mi? (ー_ー)
Kitap tamamen Scarlett'e odaklı ilerliyor, onun etrafında dönüyor. Bazen "yeter ama biraz diğer karakterlerin, Rhett'in de ne yaşadığını ne hissettiğini, neler yaptığını okuyalım kardeşim!" diye isyan edecek oldum ama sonra kitabın adı zaten SCARLETT O'HARA'NIN DÜNYASI ne bekliyorsun ki deyip durumu kabullenerek okumaya