Su Utandı, insan ruhunun kıyısında biriken sessiz tortulara dokunan, hafızanın derin kuyularından yankı getiren bir şiir toplamı gibi durur.
Cömert Yılmaz’ın dizeleri, bir zamanlar söylenmiş ama yarım kalmış bir ağıtın izini sürer; babadan kalan bir ezgi, annenin yorgun ellerinde çoğalan yalnızlık ve kirpiklere değen hüzün, şiirin damarlarında ağır ağır dolaşır. Bu şiirlerde acı, tek bir renge sahip değildir; kimi zaman içe çekilmiş bir nefes gibi buğulu, kimi zaman da geceyi yaran ince bir sızı gibi keskindir.
Şair, duyguları doğrudan söylemek yerine onları imgelerin içine saklar: su utanır, hatıralar susar, zaman ise içten içe kanayan bir yaraya dönüşür. Okur, bu imgelerin arasında dolaşırken kendi bilinçaltının karanlık odalarına da istemeden adım atar.
Psikolojik açıdan baktığımda, eser yoğun bir melankoli ve yas hali taşır. Ancak bu yas, yalnızca kaybın değil; aynı zamanda hatırlamanın, tutunmanın ve yeniden kurmanın yasını da içerir.
Annenin yalnızlığı bir gölge gibi dizelere sinerken, babadan kalan ezgi bir kimlik arayışının pusulası halinde gelir.
Mezopotamya ise yalnızca bir coğrafya değil, şairin iç dünyasında yankılanan kadim bir hafıza, köklerin toprağa tutunduğu derin bir bilinç alanıdır.
“Bir şiirin kaç eşiği olur?” sorusu, bu kitabın ruhunu aralayan bir anahtar gibidir. Her şiir, başka bir eşiğe açılır: biri çocukluğun kırılgan kapısına, biri kaybın soğuk koridorlarına, diğeri ise sevginin halaa sönmemiş kıvılcımına… Şairin dili sade görünür; fakat bu sadeliğin altında yoğun bir duygusal derinlik ve sembolik zenginlik gizlidir. yoğun bir yas, melankoli, özlem ve içsel yüzleşme kitabıdır.
Şair, acıyı bastırmak yerine onu estetik bir dile dönüştürerek hem bireysel hem de kolektif bir hafıza yaratır. İmgeler güçlü, dil sade ama derindir.
Bu kitapta