Tekfir Olayı Dünden Bugüne

7,0/10  (1 Oy) · 
1 okunma  · 
1 beğeni  · 
521 gösterim
MUTEBER kaynaklarda ‘Fitnetû’l Kübra Dönemi’ şeklinde ifade edilen ve Halife Hz. Osman’ın (r.a) şehâdetiyle başlayan zaman dilimi; hem itikadi hem de siyasi değişimin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Gayr-i meşrû asabiyete kapılan, dünyevi ve siyasi ihtiraslarını tatmin için birbirlerine saldıran Müslümanlar, değişik siyasi fırkalara ayrılmışlardır. Tekfîr hareketinin, Harici Fırkası ile başladığını söylemek mümkündür. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat vasfını kaybeden bütün fırkalar, birbirlerini tekfir etmişlerdir. Aliyyu’l-Kaarî ‘Fıkh-ı Ekber Şerhi’nde’ şu tesbitte bulunmuştur: “Ehl-i Bid’atın kusurlarındandır ki, birbirlerini tekfîr ederler. Ehl-i Sünnet’in de övülmeye lâyık meziyetlerindendir ki; yekdiğerlerini olsa olsa hataya nisbet ederler, fakat tekfir etmezler.” (Selef-i Salihin, Selefiye Fırkası ve Tekfir Üzerine Notlar, Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)

Gayr-i meşrû asabiyete kapılan, dünyevi ve siyasi ihtiraslarını tatmin için birbirlerine saldıran Müslümanlar, değişik siyasi fırkalara ayrılmışlardır. Hâlbuki birbirlerini tahkir ve tekfir eden Müslümanların, hangi musibetlerle karşılaşacaklarını Peygamberimiz Efendimiz (sav) haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: ‘Ümmetim dünyayı gözlerinde büyüttükleri zaman kendilerinden İslâm’ın heybeti çekilip alınır. İyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı terkettiklerinde vahyin bereketi kendilerine haram kılınır. (Ve nihayet) Birbirlerine küfrettiklerinde/sövdüklerinde Allah’ın nazarında hiçbir değerleri kalmaz.”

Peygamberimiz (sav) Efendimiz ümmetinin nelere dikkat etmesi gerektiğini ve neleri terk ettikleri zaman, ne gibi hastalıklara mübtelâ olacaklarını tebliğ etmiştir. İşledikleri cürümler sebebiyle heybetlerini kaybeden ve vahyin bereketinden mahrum olan müslümanların; bunun sonucunda birbirine küfretmeyi (sövmeyi) marifet zannetmeleri mümkündür. Kin, nefret, hased ve tekebbür gibi duygular; İslâm milletinin arasında yayılırsa, Allah’ın (cc) nazarında küçülmeleri ve değersiz birer varlık haline gelmeleri mümkündür. Bu Hadis-i Şerif’te, özellikle ‘küfürleşmenin’ zikredilmesi manidardır. Zira iki müslüman birbirine küfredecek hale gelmişse; onlar arasında kardeşlik, saygı ve sevgi gibi duyguların yeri olamaz. Küfürleşme; kin, hased, nefret gibi duyguların ortaya çıkmasına vesile olan duyguların ifadesidir. Birbirlerine küfreden (söven) kimselerin; belirli bir süre sonra, tekfir hastalığına tutulmaları da mümkündür. (Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)

Medîne’de inen âyetlerde; müslümanlar arasında münâfık olan kimselerin bulunduğu, muhkem nasslarla haber verilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de münâfıkların, kâfirlerin ve müşriklerin, aynı milletin ferdleri olarak zikredildiğini ve ahirette cehennem azabını tadacaklarının haber verildiği malûmdur. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) vahy ile müeyyed olması sebebiyle; kimlerin imanında samimi olduğunu, kimlerin de (kalben inanmadığı halde) dışından iman izhâr ettiğini bilmemesi mümkün değildir. Buna rağmen, Rasûl-i Ekrem’in (sav) insanları tekfir etmemeyi ahlâk haline getirmesi, tebliğ siyaseti ile ilgili bir meseledir. Dolayısıyla ‘ben müslümanın’ diyen bir insanı (münâfık bile olsa) müslüman muamelesine tabi tutmak ve onu İslâm cemiyetine mal etmek, Peygamberimiz Efendimiz (sav) tarafından hikmete uygun görülmüştür. Asr-ı Saadette, insanların ikrarlarının esas alındığı, bütün muamelelerin buna uygun olarak tanzim edildiği malûmdur. Müslüman olduğunu söyleyen bir kimseye, ‘Hayır, sen müslüman değilsin’ şeklinde hitap etmenin ve onu İslâm cemiyetinden çıkarmanın, hikmete uygun olduğunu söylemek mümkün müdür? (Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)

Hiçbir muteber kaynakta, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) böyle bir tavrından bahsedilmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki, İslâmın bekası ve yayılması için, Rasûl-i Ekrem’in (sav) sünneti, ‘İkrarların esas alınması’ şeklindedir. İslâm ulemasının ‘Kişi ikrarı ile muaheze olunur’ kaidesi, umumi bir hüküm olarak benimsediği de malûmdur. Sahih Hâdis Mecmuaları, dikkatle incelendiği takdirde Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) belirli insanlardan ve gruplardan ziyade, şahısları tayin edilmemiş ‘genel tipleri’ tekfîr ettiği görülecektir. Ehl-i Sünnet âlimleri, bu nev’i hâdislerin bir kısmının, işlenen günahın büyüklüğünü göstererek, insanları sakındırmak (terhîn) için olduğunu, aslında fâilinin mutlak küfrüne hükmedilemiyeceğini ifade etmişlerdir. (Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)

‘Lâ ilahe illa’llah’ diyen bir insanın tekfir edilerek öldürülemiyeceği hâtırımızdan silinmiyecek tarzda canlandıran hâdiseden de söz etmeliyiz. Ashâb- ı Kirâmdan Üsâme b. Zeyd Peygamber efendimizin çok sevdiği bir gençti. Daha yirmi yaşlarında iken Rasûlüllah kumandan tayin etmiş ve hakkında: “İnsanların içinde en çok sevdiklerinden biridir; onun için hayırhah olunuz, o sizin en hayırlılarmızdandır” buyurmuşlardır. Üsâme şöyle anlatıyor: Resûl-i Ekrem (sav) bizi bir müfreze halinde düşmana karşı göndermişti. Sabah vaktinde Cuheyne kabilesinin topraklarına girmiştik. Düşman tarafından birini yakaladım, ‘Lâ ilâhe illa’llah’ dediği halde bakmayarak öldürdüm. Fakat içime bir şüphe düşmüştü. Dönüşte hâdiseyi Resûllüllah’a anlattım. ‘Lâ ilâhe illa’llah’ dediği halde onu nasıl öldürdün?’ buyurdu. (Ebû Dâvud’un rivayetinde şöyle: ‘Kıyamet gününde onun söylediği “Lâ ilâhe illallah’ın” elinden seni kim kurtaracaktır?’ Ben de: “Yâ Rasûlallah, o bunu silâh korkusundan söylemişti, dedim. Şu sert cevabı verdi: ‘Sen onun kalbini mi yardın da kelime-i tevhidi samimiyetle mi yoksa silâh korkusuyla mı söylediğini anladın! Kıyamet gününde Lâ ilâhe illa’llah’ın elinden seni kim kurtaracak!’ Rasûlüllah bu âzârını o kadar çok tekrar etti ki, keşke bugünden önce müslüman olmasaydım (da bu hâdise ile karşılaşmasaydım)! diye temenni ettim. (Rahmi Demirci, İman Küfür Sınırı ve Tekfir, Mîsak, Sayı:32)

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in müctehid imamlarının büyük çoğunluğu; tekfir mevzuunda temkinli ve insaflı hareket etmenin zaruri olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunun önemli sebebleri vardır. Öncelikle tekfir hadisesi, bir müslümanın veya müslüman sanılan bir insanın İslâm dairesinden çıktığını ilân etmektir. Bu hem dünyevi mûamele açısından, hem ahiret hayatı noktasından, insanın hayatında köklü değişiklik meydana getiren bir hadisedir. Zira İslâm hukukuna göre ‘küfrüne karar verilen kimse (mürted) dünya hayatında, İslâm cemiyetinin müslümana tanıdığı haklardan mahrum olur. Bu kadar önemli neticeler doğuracak bir kararı vermek, böyle bir hükmü ilân etmek ‘ ince eleyip, sık dokumayı ve bütün ihtimalleri gözönüne almayı’ beraberinde getirir. İman ve vicdan sahibi olan bir insanın, bu konuda çok titiz davranması zaruridir. (Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)

Önsöz

“Kitapta bahse konu olan müslüman gençler, içinde bulundukları şartların zorluğu ve ilim noktasındaki zaafları birleşince bu noktaya sürüklenmişlerdir. Prof. Dr. Numan Abdurrazzak Samarrai muhtemelen bu sebeple öncelikle kitabın macerasını anlatmayla işe başlar:

Kahire Üniversitesi’ne doktora öğrencisi olarak kaydımı yaptırtmak için gittiğimde bana Mısır’ı ziyaret etme fırsatı doğdu. Mısır’ a her gidişimde ve orada ikametim sırasında, kütüphaneleri ve yayın evlerini dolaşıyordum. Allah bazı gençlerle karşılaşmayı ve onları doğrudan dinlemeyi bana nasip etti. Daha sonra mükemmel şeklini alır umuduyla aklıma gelenlerin bir kısmını not ettim. Bu hususta yazılanların bazılarını elde etmeğe uğraştım. Ama başaramadım. Duyduklarım bir müddet aklımı meşgul etmekle kaldı.

Bunların bir kısmı eski problemlerin yeniden gündeme getirilmesinden öteye gitmiyordu. Daha önce onları Hariciler ve Mutezile ortaya atmışlardı. Sonradan konu kapandı ve kitapların sayfalarının aralarında kalmaya mahkûm oldu. Fakat bugün artık onlardan tozları silkeleyecek ve onları tekrar kültür hayatımıza kazandırmaya çalışacak araştırmacılar gelmiştir. Bana öyle geliyor ki, bu, ‘yeni tezlerin sahipleri’nin, kendilerinden önceki bilgilerden bazen haberleri bile olmuyor. Ama aynı sonuçlara götüren düşüncenin garip bir raslantısıdır da denilebilir. Nitekim bazıları bu fırkaları incelemiş ve onların inançlarından günümüze kadar ulaşan düşüncelerinden ve ileri sürdükleri delillerden etkilenmiş olabilirler.

Tarihimizi birazcık gözden geçirenler, ‘tekfir’ olayının veya ‘ridde/dinden dönme’ olayının Hz. Ebû Bekir’in hilafetinin başında ortaya atıldığını görürler. O dönemde, Arap kabileleri çeşitli sebeblerden dolayı İslâm’ı terkedip irtidat etmişlerdi. Sonra devlet onları tekrar İslâm’a döndürmeyi başardı ve iç savaşa düşmekten kurtardı. Hz. Osman b. Afvan (ra)’nın şahadetinden sonra Mutezile, Kaderiye, Mürriye, Hariciye ve Şia gibi çeşitli fırkalar kuruldu. Onlar, ‘mürtekibü’l kebîre/Büyük günah işleyen’in müslüman mı, kâfir mi olduğunu münakaşa ettiler. Bunun üzerine tekfir olayı, yeni bir tez olarak ortaya atıldı. Her fırka, münakaşada kendisinin haklı olduğunu savunup sahip olduğu fikre Kur’an ve Hadis’ten deliller getirmeye uğraştı. Sonra olay unutuldu veya unutulmaya yüz tuttu. Nihayet yirminci yüzyılın 60’lı yıllarında tazelenerek yeniden ortaya atıldı. Yeni tezin nasslara dayanması, yeni olayların içine girmesi onları tartışması ve onlar etrafında hükümler koyması gerekiyordu. İşte bu kitap, sorumluluk içinde, sahiplerinin ortaya koydukları gibi bu olayları tesbit etmeyi, delillerini ve vardıkları sonuçlan tartışmayı ele alıyor.

Geriye önemli bir sual kalıyor: Bu kitabı kimin için yazıyorum?

Gözü pek gençler, belki kitabı gözden geçirir ve bazı görüşleri doğru bulurlar diye yazıyorum.

Bir de gençlerin nazarında sanık olmamayı arzuluyorum. Çünkü kitabımı okumadan önce bırakabilirler. Kitabi, kutlu İslâmi hareketin öncüleri olan inanmış gençler için yazayım ki, onlar tekfir fikrine kapılmasınlar?

Evet, onlar için yazıyorum: Kitap ve sünnetten; İslâm ümmeti nezdinde büyük güven toplamış imamların sözlerinden delil taşımayan bir meseleyi kabul etmeyen sağlam bir mantıkla kitabımı okumaları ve ne kadar tutarlı olsa da veya ne kadar büyük birinden çıksa da delili bulunmayan her meseleyi reddetmeleri için kaleme aldım. S.7-10

Giriş

Doktora tezimi tamamlamak için, 60’lı yıllarda Kahire’ye gidiş-gelişim sırasında, hapishaneden çıkmış bazı gençlerle karşılaştım. Bu gençlerin orada mesailerini tekfir fikri üzerine yoğunlaştırdıklarını sezdim. Konuşma sırasında ‘ridde/dinden dönme’ ahkâmı ile ilgili bir kitabım olduğunu söyledim. Bu sözüm üzerine gençler, şaşkına döndüler..S.13

Fakat vardıkları hatalı sonucu kendilerine açıkladım. Geniş bir zamanda onlara: ‘Sizin şu söyledikleriniz, yeni değildir. Bunların tümünü daha önce Hariciler, bazısını da Mutezile söylemişti.’ dedim. Bunun üzerine gençler şaşırdılar ve birbirlerine baktılar. Bunu tekrarlayınca gençlerden biri : ‘Bu imkânsız, bu hükümler, zindanların ve herhangi bir kitaptan uzak fıkhın ürünleridir. Çünkü hiç kimsede bir tek kitap dahi yoktu, hatta üzerimizden çıkan mushaf bile yoktu.’ diye cevap verdi. Gençlerin vardığı sonuç, Kur’an’dan ve hadislerden ezberledikleri şeylere dayanan kendi içtihatlarından başkası değildi.

Gençlerin gönlünü alarak onlara dedim ki: Sizin durumunuz tarihimizde tek değildir. İşte Hanefi fakihi es-Serahsi otuz cüzlük Mebsut’unu tutuklu iken yazdırdı. Hapishanenin dışında duran talebeleri, onun söylediklerini yazıyorlardı. Bundan dolayı kitabında ‘yazdırıyorum’ ifadesini kullanır. İmam Ahmed b. Hambel de ‘Kur’an’ın mahlûk olduğunu’ söylemediği için kırbaçla işkence görüyordu. Bu sırada talebeler dışarıda, hokka ve kalemlerini ellerinde tutmuş, işkence gören adamın ağzından çıkan şeyleri kaydetmek için onu dinliyorlardı. Verdiği fetva zalim idarecinin hoşuna gitmediği için kırbaçlanmıştı.

Sonra gençlere: Siz bu ümmettensiniz ve onun yolu üzerindesiniz, dedim. Eğer vaz geçerseniz dünya metaının çoğundan vaz geçmiş olursunuz. Fakat düşündüklerinizi Şehristani’nin ‘el-Milel ve Nihal’ın da, el- Bağdadi’nin ‘el Fark, beyn’el Firak’ında; el Eş’ârî’nin ‘Makaletü’l İslâmiyyin’inde ve hatta İbn-i Haldun’un ‘Mukaddime’sinde bulursunuz. Size bilebildiğim kadarıyla düşündüklerinizde bir yenilik yoktur diyorum. Bunun üzerine gençler büyük bir şaşkınlığa uğradılar. Bazıları bu kitapları hiç duymadıklarını itiraf ettiler. Diğerleri de adlarını duyduklarım, fakat görmediklerini söylediler.

Dedim ki, ey gençler!... Biz, O kitapları okumadığımız veya onlardan haberdar olmadığımızdan dolayı ulemanın değeri azalmaz. Günümüzde de Mısır’da âlimler vardır.’ Gençler sanki ben kötü bir şey söylemişim gibi birbirlerinin yüzüne baktılar. İçlerinden biri ‘Sen garip ve iyi niyet sahibi birisin. Senin burada gördüklerin hep tüccar. Kâfir yönetici için bir kaç kuruşa ve çok kere de bedavaya dinlerini ve ilimlerini satıyorlar’ dedi.

Sonra da gençler, ümmeti tümüyle rezil edecek ve faciri bile utandıracak olayları anlatmaya başladılar. S.14-15

1.BÖLÜM

GEÇMİŞTE TEKFİR MESELESİ

Geçmişte Tekfir Meselesi: Şiîlik’te, Haricilik’te, Mutezile’de ve Mürcie’de Tekfir Meselesi alt başlıkları altında incelenmiş. S.27-45

Şia, Hz. Ali ile savaşanları, onunla çekişmeye girenleri veya onu yenmeye uğraşanları kâfirlikle suçlayarak en sağda yer alınca, Hariciler de, Hz. Ali’yi, ona savaş açanları ve her iki tarafa katılan müslümanları kâfir sayarak en solda durunca, bu sefer adına ‘Mür’cie’ denilen yeni bir fırka zuhur etti, ‘Mür’cie’ kelimesi geri bırakma ve geciktirme anlamına gelen ‘irca’ kökünden türemiş ‘geciktiren, sonraya bırakan’ anlamında bir kelimedir. Bu yeni fırka eski fırkaların aşırılığından hoşlanmadı. Bunun üzerine tam bir tarafsızlığa meyletti. Sebebi; ya iç savaşı kendi nazarlarında katılmamayı ve bir tarafa çekilmeyi gerektiren bir fitne olduğu için ya da; savaşan taraflardan birinin hatalı davrandığını söylemekten kaçındıkları gibi savaşanlarla birlikte hakkın açığa çıkmaması içindi. Onlar şöyle dediler: Her iki grubun da işi Allah’a bırakılmıştır. Kıyamet gününde Allah haklıyı haksızdan ayırır. Bu görüşler kendi bütünlüğü içinde İslâm ümmetinin cumhurunun görüşüdür. Ama ne var ki, Haricilerin, Şiîlerin ve diğerlerinin ateşli münakaşayla birlikte ‘tekfir’ ve ‘kebire’ konusundaki ısrarları, diğer fırkaların görüşleri karşısına dikilen müstakil nazariyelerin oluşmasına sebep olmuştur. S.41

Aşırılığı ümmetin tümünü bir araya getirmesi cidden pek nadirdir; ancak yüzüne tüm kapıların ve yolların kapandığı ve zor şartlan yaşadığı zamanlar hariçtir. İşte o vakit, ümmetin tümünün aşırılığa yönelmesi mümkün olur. Fakat tarihen sabittir ki, aşırılık sayısı az bir grupta görülür. Ama bu bir avuç insan, bazen yönetimi ele geçirir ve ümmete saldırır. Mutezilelerin aşırılık içinde ki can çekişmesi bu sebeptendir. Zira Mutezile yönetimi ele geçirince, ümmeti kendi inançlarına inanmaya zorladı, fakat ümmet bunu yapmadı. Bunun üzerine Mutezile, fiziki ve fikri korkutma silahını çekti; ama yine başarısız oldu. Nitekim bu günkü ihtilal hükümetleri aynı şeyi yapıyor. Çok geçmeden Mutezile dalgası hüsrana uğradı ve öldü. S.43

2.BÖLÜM

ÇAĞIMIZDA TEKFİR OLAYI

Çağımızdaki tekfir olayının sebeplerini beş faktör ile özetlemek mümkündür:

1- Siyasi baskı ve işkence

2- Resmi ulemaya güvenin yitirilmesi

3- Şer’i hükümleri, yeterli bilgi olmadan doğrudan Kur’an’dan almaya kalkışmak.

4- Küçük küfür (ameli küfür) ile büyük küfür (itikadı küfür)ü birbirine karıştırmak

5- Merhum Seyyid Kutub ile el-Mevdudi’nin söylediklerinin bir kısmı ile ilgili olan faktör. S.47-166

Siyasi Baskı ve İşkence

Siyasi baskının müslümanlara yeni yapılan bir şey olmadığını söylememiz gerekir. Siyasi baskı Hülefa-i Raşidin döneminden sonra başladı ve gelişerek öyle bir noktaya geldi ki Mervan bin Hakem gibi biri Resulullah’ın minberine çıkarak şöyle konuştu: ‘Ben bu ümmetin hastalıklarını kılıçtan başka bir şeyle tedavi edemem. Vallahi şimdi içinizden biri çıkar da bana (Allahtan kork) derse, hemen kellesini uçururum.’ Hâlbuki Hz. Ömer bin el-Hattab (r.a)da aynı minberden şöyle diyordu: ‘Eğer onu (hakkı) söylemezseniz, içinizde hayırlı kişi yoktur. Bizde onu kabullenmezsek bizim içimizde de hayırlı kişi yoktur.’

Emevi ordusunun Mekke ve Medine’de yaptıkları, Haccac ve benzerlerinin tutumları sayılamayacak kadar çoktur. Sonra Abbasiler iş başına geldi. Onlar da aynı yolu daha da fazlasıyla izledi. İbn-i Haldun ve İbnü’1-Esir, tarihlerinde şu olayı anlatırlar: Musul halkı birinci Abbasi Halifesi es-Seffah’a karşı ayaklandı. Bunun üzerine es-Seffah kardeşi Yahya’yı ordunun başında Musul’a gönderdi. Yahya halka: Mescid’e giren güvenlik içinde olacaktır, diye ilan etti. Halk da bunun üzerine mescide doldu. Bekçiler tarafından kapılar tutulduktan sonra, mescide dolan bu insanların hepsi kılıçtan geçirildi. Rivayete göre on bin dolayında insan katledildi. İş bu noktada kalmadı. Bu kahraman(!) komutan, feci bir şekilde katledilen kocalarına ve yakınlarına ağlayan kadınların sesini işitince, kadın ve çocuklar hakkında yeni bir emir verdi. Bu emir üzerine kadınlar ve çocuklar kılıçtan geçirildi. Bu da yeterli olmadı. Bu sefer orduya üç gün şehri yağmalama izni verildi. Ordunun içinde bulunan dört bin tane zenci sağ kalan kadınların namuslarını kirlettiler. Sonra komutan atıyla kan gölünün içinde yürümeye başladı. Bu sırada karşısına dikilen bir kadın: Sen Haşimoğullarından değil misin? Sen Resulullah’ın amcasının oğlu değil misin? Zenci askerlerin Arap ve müslüman kadınların namuslarına tecavüz etmeleri, seni utandırmıyor mu? diye haykırdı. Kadının bu acı sözleri üzerine sarhoşluktan uyanan komutan, işin düzeltilmesini istedi.

Fakat yine yeniden bir kan gölü olacaktı. Ordusunun maaş ve bahşişlerinin verileceğini ilan etti. Bu zenciler toplanınca, hepsini kılıçtan geçirdi.” S.48-49

Geçmişte ulemanın çekmek zorunda kaldığı eziyetleri zikrettikten sonra günümüzde Müslüman gençlerin karşılaştıkları eziyet ve işkencelere örnekler verir. Sonra şu tespitlerde bulunur:

“Bütün bu sebeplerden dolayı işkenceye uğramış genç, haklı olarak soruyordu: Yöneticiler bunları kimin yararına yapıyorlar? Bu ümmetin düşmanlarına onda birini dahi yapmadıkları işkence ve zulümleri kendi milletlerine yapmakta niçin ısrar ediyorlar?

Devam edegelen işkence ve tekrarlanan tutuklamalar niçin sadece müslümanlara isabet etti?

Niçin bu siyaset Arap devletlerinin ekserisi tarafından benimsendi?

Bir Yahudi ya da bir Bahai idam edildiğinde veya bir ülkede askeri hükümler koyulduğunda, dünyada kıyametler koparken, gizli ya da aleni idam suçları karşısında uygulanan bu suskunluk niye?

Bazı Arap devletleri 1947 yılından günümüze kadar sıkıyönetim veya olağanüstü hal altında yaşıyorlar. Fakat hiç kimse bunu yadırgamıyor, hatta hiç kimse ağzına dahi almıyor...

O ülkelerde ruh sağlığı şüpheli yöneticiler var. Bununla beraber hiç kimse ağzını açmıyor...

Öyleyse bu ülkelerde, dinlerine bağlı müslümanlara ve onların yönetime ulaşmalarına karşı süper güçler arasında evrensel bir ittifak var...

Sonra da gençler münakaşa ediyorlar: Bunlar müslüman mı, kâfir mi?

Sonunda da onların kâfir oldukları hükmüne vardılar. Bu kararlarını akli öncüller üzerine kurdular. Her ne kadar aklen olsa da, şeriat yönünden doğru değildir... Onlar hakkında Ömer b. Abdülaziz’in Haccac hakkında dediğini söyleyelim: Onlar yeryüzünün en habis ve en ödlekleridir. Şer’i bir delil ile küfrü sabit olmayan bir kişinin küfrünü tesbit edemeyiz.” S.56

Resmi Ulemaya Güvenin Yok Olması

İslâm tarihinde Emeviler döneminden itibaren yöneticilerle ulema arasındaki ilgisizliğin arttığını görüyoruz. Ulema, yöneticilerin yaptığını kabullenmiyor, yöneticiler de ulemaya destek olmuyordu. Ulemanın büyüklerinin tavrı, devamlı devlet adamlarından uzak kalmaktı. Kendilerinden adalet veya diğer işlerle ilgili bir görev istense, kabul etmezlerdi. Tabii bunun sonucu da işkence ve hapis cezası oluyordu. Abdullah b. Mübarek: ‘Ben Ebu Hanife’den daha muttaki bir kimse görmedim. Kendisine mal ve dünyalıkların teklif edildiği söylenir. Fakat o bunların hiçbirini kabul etmedi. Kırbaçlandı, sabretti. Başkalarının can attığı şeyleri o hep reddetti’ diyor. S.57

Yazar İmam Ebu Hanife örneğinin ardından bu konuda yakın dönemde karşılaşılan olumsuz örneklerini zikrettikten sonra ‘gençlerin kendi başlarına bilgi edinmek maksadıyla Kur’an ve Sünnetin İslâm’ın temel iki kaynağı olması itibariyle doğrudan onlara yönelmeleri gayet doğal’ olduğunu ifade eder. S.66

Hükümleri Doğrudan Kur’an’dan Almaya Çalışmak

Bu gençlerin içinde bulunduğu hali anlamak ile koydukları tavrı doğrulamanın farklı şeyler olduğu bu bölümün konusudur.

“Geçmiş dönemlerde İslâm fakihleri, müslüman ve kâfir hakkında Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-harp konusunda, Dâru’l-İslâm’ın Dâru’l-harp’e ne zaman dönüşeceğini veya aksini de araştırıp görüşlerini belirtmişlerdir, ama biz mutlak olarak müslüman bir halkın ‘kimlik belirsizliği’ne uğradığını, yani müslüman mı kâfir mi olduğunu duymadık. Ortaya konan bazı problemler, aklen ve mantıken bazen doğru olabilir, fakat biz onların şer’i delilini ve güvenilir bir senedini araştırdığımız vakit, onu bulamıyoruz. O vakit ne yaparız? Aklımızla hüküm mü koyarız yoksa nasların sınırında durur muyuz?” S.74

Büyük Küfür İle Küçük Küfrü Birbirine Karıştırmak

“Küfür sözünün anlamı hakkında Şeyhü’l-İslâm ibn Teymiyye şöyle diyor: “Zira tekfir iki türlüdür. Biri, nimete karşı küfür(nankörlük)dür. İkincisi, Allah’ı inkâr anlamına küfürdür. Şükrün zıddı olan küfür, Allah’ı inkâr değil, nimeti inkârdır. Şükür kaybolunca, ardından nimeti inkâr gelir. Yoksa Allah’ı inkâr değil.” Gençler burada küfrün lafzına tutunmuş ve hataya düşmüşlerdir. Onlar sanki nassın zahirine uyan ‘Zahiriyye Fukahası’ gibidirler” tespitinden sonra konuyu inceler. S.74-82

Münafıklar ve Sıfatları

“Gençlerin karıştırdığı konulardan biri de münafıkların nitelikleridir. Münafığın İslâm’da özel bir konumu vardır. O, görünüşe göre müslüman, fakat hakikatta kâfirdir. Ama İslâm dini müslümanlara hükmü, görünüşe göre uygulamalarını emretti. Bu sayede onlar zahiren veya şeklen İslâm dairesinin içinde kaldılar. Ama hakikatte onlar Ahirette kâfirlerle beraber olacaklar. Hatta onlar cehennemin en aşağı tabakasında olacaklar.

Efendimiz(sav)’e münafıkların kim olduğu bildirilmiş olmasına rağmen, bu insanlara dünya ahkâmı noktasında Müslüman muamelesi yapılmasında düşünen toplumlar için hikmetler vardır. Efendimiz(sav)’in münafıklara karşı tavrı tekfir hadisesini anlamamıza vesile olacak en önemli delillerdendir.

Merhum Seyyid Kutub ile el-Mevdudi’nin Söyledikleri

Mevdudi’nin ‘Dört Terim’i

“Mevdudi: İlah, rab, ibadet ve din kelimelerinin anlamlanın araştırdı, o, bu kelimelerin anlamlarının İslâm geldiğinden bu yana, çok değiştiğini ve başka şeylerle karıştığını, hatta müslümanın inançlarına ve anlayışına çok şey karıştığını; ibadetinde bilmeden nerdeyse küfre yaklaşmakla beraber, akidesinin ve ibadetinin doğru olduğuna inandığını, ileri sürmektedir. Biz, önce onun sözlerini tam olarak nakletmeye, sonra da tartışmaya çalışacağız.” dedikten sonra söz konusu ifadeleri nakleder. S.88-91

İhvan liderlerinden Hasan el Hudaybi’nin Mevdudi’nin bu kanaatlerine karşı getirdiği eleştirileri (Hudaybi’nin bu eseri, İslâm Dünyasında İnanç Sorunları adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir.) naklettikten sonra şu yorumu yapar: “Mevdudi (Allah rahmet eylesin) kendisi şöyle diyor: ‘...kişi Kur’an’a inanmakla beraber akidesi ve amelleri eksik kalıyor...’ eksikliği kabul edelim ve soralım: ‘Eksiklik kâfirlikle suçlamayı gerektirir mi? Aynı anda kişinin hem mü’min, hem de kâfir olduğuna hükmetme imkânı var mı?” S.91-95

Seyyid Kutup’la Mevdudi İlişkisi

Merhum Seyyid Kutup, Mevdudi’nin birçok görüşünü ‘Fizilal-il Kur’an’ adlı kıymetli tefsirinde iktibas yoluyla nakletmiş ve onlara yorumlar getirmiştir Gençlerse, bu iki zatın sözlerinin soyut mantıki veriler olması hasebiyle kendi kafalarından diğer konuları isbat etmek için kullandılar.

Gençlere; ümmeti tümüyle dininden çıkarıp küfür girdabına atan bu önemli konuyu sorduğumuzda, müslümanların küfre girdiklerini söylediler. Niçin sorusuna ise şu cevabı verdiler: Müslümanlar şehadet kelimesini dilleriyle söyleyip, anlamını bilmiyorlar ve içeriğiyle amel etmiyorlar. S.95

“Bazı gençler müslümanların şehadet kelimesinin manasını bilmeden söylediklerini, hâlbuki Resulullah (sav) döneminde şehadetin ne ifade ettiğini çok iyi bildiklerim ileri sürmektedirler. (Bu görüşü Mevdudi çokça zikreder. Seyyid Kutup da ondan naklediyor) Müslümanlığı kabul eden bir kişinin her şeyi tam olarak bilmesi gerekmez. Fakat onlar ilk müslümanların anladığı gibi şehadeti bilmeyen kişinin kâfir olacağını söylemediler. Ama gençler devamlı bu görüşü dillerine dolayıp enine boyuna uzatıyorlar, sonra da bu görüşü küfürle sonuçlandırıyorlar” tesbitinden sonra konuyu etraflıca ele alır. S.99-104

Cahiliyet Kavramı ve Küfürle İlgisi

Üstad Mevdudi (Allah rahmet etsin) ‘cahiliyyet’ vasfını İslâm dışı düzen için kullandı. Bunu ondan da Seyyid Kutub (rh.a.) aldı. Sonunda bu vasıf bütün yazdıklarında görüldü. Bazı cesur müslüman gençler ‘cahiliyyet’ ile ‘küfür’ kelimesini irtibatlandırmaya kalkıştılar ve ikisini de eş anlamlı kıldılar. Dedikten sonra üç prensip zikreder.

Birinci Prensip: Medine İmamı, Malik bin Enes’ten şöyle bir söz nakledilmiştir: ‘Her insanın sözü alınır veya reddedilir; ancak bu kabrin sahibi (Hz. Peygamber) hariç.’

İkinci Prensip: Ben gençlere uzmanlığa saygı duymalarını öğütlüyorum. Her branşın adamı, her ilmin de ehli vardır. Tıpkı bir mühendisin tıp konusunda kesin kanaat belirtmesinin caiz olmadığı gibi bir tabibin de hukuk alanında kanaat belirtmesi caiz olmaz. Hatta bir dalda uzman olan bir tabibin başka bir dala girmesi uygun olmadığı gibi aynı şekilde şeriat ilminin de her aklı esenin fetva verdiği bir alan olması caiz olmaz.

Üçüncü Prensip: İslâmi kültürümüzde, öğüt ve davet kitaplarının yeri ayrı, ahkâm kitaplarının da yeri ayrıdır. Ahkâmı, vaaz veya genel davet kitaplarından almamız bağışlanmaz bir hatadır. Bu kitapların her birinin kendine göre bir yöntemi vardır. Düzenli konuşan veya nutuk söyleyen ya da öğüt veren her kişiden hükümler alınmaz. Aksine bir müslümanın neyi nerden ve kimden alacağını bilmesi gerekir. Bunun için âlimlerimiz, bazıları hakkında: falanın daveti makbul, rivayeti merduddur. Onun takvası ve salahından ötürü duasının kabul edileceği umulur. Fakat ravileri iyi bilmediğinden ve gafletinden ötürü rivayeti reddedilir, demişlerdir.

Asıl söze geçmeden önce böyle bir giriş yapmayı lüzumlu gördüğünü belirttikten sonra ‘Cahiliyyet’ kelimesi Kur’an’da dört yerde (Al-i İmran Sûresi:154, Maide Sûresi:50, Ahzab Sûresi:32-33 ve Fetih Sûresi:26) geçtiğini belirttikten sonra Kurtubi, Taberi, el-Cessas, Âlusi, İbn-i Kesir ve Seyyit Kutub’un konu hakkındaki görüşlerini zikreder. S.110-122

Daha sonra ‘Cahiliyye İdaresi’ hakkında Taberi, Âlusi ve Seyyit Kutub’un görüşlerine ayrıntılı değinir. S.122-139

Sonrasında Laiklik ve Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetme, Kilisenin Egemenliği, İlk Cahiliye Kadınlarının Açılıp Saçılması ve Sünnette Varid Olan Cahiliyyet ele aldığı konu başlıklarındandır. S.139-166

3. BÖLÜM

TEKFİRİN GEREKÇELERİ VE CEVAZ VEREN SEBEPLERİ:

Bu bölümde gençler tarafından ortaya atılan temel iddiaları ele alır ve bu iddiaları naklettikten sonra gereken cevapları verir. Gençler tarafından en sık dile getirilen iddialar şunlardır. S.167-216

-Müslüman yöneticilerin Allah’ın indirdiğiyle hükmetmedikleri için küfre girdikleri.!

-Yöneticileri tekfir etmeyen Müslüman Halkın Küfrü Hakkında.!

-Müslümanlar Şehadetin Manasını Bilmiyorlar Bunun İçin De İslâm’a Girmiş Olamazlar.!

-Müslüman Hicret Eden Kişidir Şehadet Getirip Hicret Etmeyen Müslüman Değildir.!

-Dünya hayatını ahirete tercih eden herkes kâfirdir. Ondan ‘zorlanma’ iddiası kabul edilmez.!

-Kur’an’ın kendisini, şerhedecek veya tevil edecek ulemaya ihtiyacı yoktur.!

-Cemaatin Birden Fazla Olması ve Müslüman Cemaate (kendi cemaatlerini kastederek) Karşı Çıkma Küfürdür.!

-Bugünkü Toplumlar Aksi Sabit Oluncaya Kadar Cahiliyyet ve Kâfir Toplumdur.!

-Toplum Kafir Olduğu İçin Onu Yıkmak Gerekir.!

-Kafiri Tekfir Etmeyen Herkes Kafirdir.!

-Amelsiz İman Olmaz İslâm Şeriatıyla Amel Etmeyen Küfre Girer.!

4.BÖLÜM

Gençler kendilerine ve başkalarına şunları vacip kıldılar:

a- Kendi cemaatlerine katılmak ve başkanına bey’at etmek.

b- İslâmi cemaatlerin birden fazla olmaması.

c- Kafir toplumdan hicret etmek.

Bu gençlerin işkence, öldürme, ezilmiş halkın suskunluğu, bir de yönetimin bu gençleri cezalandırma ve öldürme konusunda istekli olması gibi hususlarla karşılaşmalarının sonucu bu gençler şöyle bir kanaate vardılar: Bu darboğazdan ancak kendi cemaatlerine sarılmakla çıkabilirler. (yani bunu imanın şartı saydılar.) Dolayısıyla bunun doğal neticesi bey’at zorunluluğu idi. S.217-230

Son Söz

Bu kitapta metot olarak fıkıhtan uzak, ‘kitab ve sünnet’e dayanmayı tercih ettim. Çünkü bu kitapta tartıştığım kişiler buna meyyal idiler. Fıkha ve fakihlere güvenmiyorlardı. Onların birçok konuları tartışmış olduklarına bakarak, kendi metotlarına göre onlarla beraber yürümeyi seçtim. Konularında kendilerine tabi oldum. Bu günün gençleriyle dünün fırkaları arasındaki tevafuku keşfetmek için buna bazı fırkalar hakkındaki araştırmayı da ekledim.

İmkân nisbetinde bazı fikir ve delilleri tekrar etmekten kaçınmaya gayret göstermemle beraber, bazen onlara dönmek ve tekrar etmek mecburiyetinde kaldım. Allah’tan bu çalışmamı sırf kendi rızasına muvafık kılmasını istiyorum. Çünkü O, duaları duyup kabul edendir.”

Tanıtmaya çalıştığımız eser vesilesiyle bir hususa temas etmekte fayda görüyoruz: İlim başka ihlas başka bir şeydir. Açık kalp ameliyatı yapmakta iken ölen doktorun yerine (ameliyatın yarıda kalmaması için) o sırada hastane önünde beklemekte olan ve herkesin ahlâkına ve ihlasına kefil olduğu bir zatı atayamazsınız. (Kitapta sürekli adı geçen gençler ahlâk ve ihlasın sembolüdür) Atamaya kalksanız en başta hasta yakınları kabul etmez. O an zorunluluktan kabul ettiler ve hasta iyileşti kabul edelim. Bunu bir sistem ya da bir usul haline dönüştüremezsiniz. Hangi sözün küfrü gerektirdiğini bilmek ile kimin küfre girdiğini ilan etmek arasında sonuç itibariyle çok ama çok önemli farklar vardır. Şöyle inanan dinden çıkar sözünden sonra karşımıza bu inancı sahiplenen biri çıktığında bu kişi hakkında meseleyi ehline (kalp doktoruna) havale etmek ve sükût etmek en güzel yoldur. Zira velayet hukuku bunu gerektirir.

Hocamızın tesbitleriyle başladığımız yazımızı yine Hocamızın tesbitleriyle bitirelim:

“Bir müslümanın; sözleri veya fiilleri sebebiyle küfre düştüğünü tesbit etmek hassas ve nazik olan bir meseledir. Velayet hakkı olan (Mü’minlerin emiri, Kadı ve ulema gibi) kimseler, bu meselede, şüpheyi daima sanığın lehine kullanmak mecburiyetindedirler. Ammi olan kimselerin ‘iman ile küfür arasındaki sınırı’ tesbit edebilmeleri kolay değildir. Ayrıca şu da sâbittir ki, tekfîr çok ağır sonuçları olan bir hükümdür. Velâyet-i amme yetkisine sahip olan kimseler; çok iyi araştırmak, istişare etmek ve bir müslümanı (şüphe sonucunda) kâfir ilân etmenin getireceği uhrevi vebali düşünmek zorundadır. Tekfir hadisesinin; dünyevi ve uhrevi neticeleri bünyesinde barındırdığı ve iki tarafı keskin bir kılıç gibi olduğu, asla unutulmamalıdır.” (Selef-i Salihin, Selefiye Fırkası ve Tekfir Üzerine Notlar, Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)

“Tarih boyunca Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat yolundan ayrılan her fırkanın mensupları; önce geçmişte yaşayan müctehid imamları tahkir, daha sonra da birbirlerini tekfir etmişlerdir. Hesap gününe hazırlanan müslümanların imanlarını muhafaza etmeleri, bütün sözlerinde ve fiillerinde Allah’ın (cc) rızasını esas almaları, bilmedikleri konularda sükût etmeleri, ifrad ve tefrit hastalıklarından korunmaları zaruridir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaate mensup olabilmek, Rasûl-i Ekrem’in (sav) sünnetine ittiba etmek, sımsıkı sarılmak ve İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için gayret sarfetmekle mümkündür. Bu vasıf, babadan oğula veraset yoluyla intikal eden bir vasıf değildir.” (Selef-i Salihin, Selefiye Fırkası ve Tekfir Üzerine Notlar, Yusuf Kerimoğlu, Mîsak Dergisi, Sayı:289)
Ekrem Özkara 
30 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 14 günde · Beğendi · 7/10 puan

Yazar bu kitabında İslam dünyasındaki hassas bir konuyu " Tekfir " i anlatıyor.Tekfir kelime anlamıyla ( Bir kimseyi yaptığı bir işten veya sarf ettiği sözden dolayı kafir sayma,onu küfre nisbet etme. ) ...

" Dünden BugüneTekfir Olayları " gerek ayet,hadis ve günümüz dünya devletlerinden örnekler verilerek anlatılıyor,her önüne gelen müslümanı tekfir edenler ve böylesi hassas konu hakkında bilgi almak isteyen okurlara tavsiye eder,iyi okumalar dilerim.