Arka kapaktaki ‘vaat’ olmasa belki bu kadar olumsuz bir geribildirimim olmazdı, çünkü Penguin’in bu üç hikayelik minik seçkiden bahsi şu şekilde: “Bu minyatür şaheserlerde, sıradan Amerikan yaşantısının yüzeyi altında art niyet, aldatma ve yaklaşan dehşet yatıyor.” (Kendim çevirdim, rahatlıkla orijinalini de bulabilirsiniz.)
Her ne kadar beni bu seçkiyi Ekim ayında (Spooktober kapsamında) okumaya iten üç vaatten (art niyet, aldatma, dehşet) hiçbiri bu öykülerde yer almasa da aralarında vaatlere en yaklaşan, ve kendi başına da 10 numara 5 yıldızlık olan, hikaye ilkiydi. The Missing Girl’de kamptan bir genç kızın kaybolması ve takibindeki arama çalışmaları konu alınıyor. Konusu nedeniyle duygusal ve üzücü olsa da The Missing Girl adeta bir durum komedisi — her otorite figürü Yani yetişkin (kamp yöneticisi, polis şefi, kızın amcası…) birer karikatür: her biri beceriksiz ve umursamaz, ve her biri sorumluluğu sırtından atmaya çalışıyor. Kimsenin bu genç kızı önemsemediği açığa çıkıyor, hikaye de tam da bu tarz kayıp vakalarında insanların ne kadar ikiyüzlü ve performatif olduğunu ele alıyor.
Bir sonraki hikaye, Journey with a Lady, ise 9 yaşında tek başına tren yolculuğu yapmakta olan Joe’nun hırsızlıktan aranan bir kadınla geçirdiği eğlenceli bir günü konu alıyor. Bu hikayenin bu kitapta olması için en ufak bir neden bile yok. Ne yazık ki hikayenin bir amacı da yok — elbet ki her yazılan şeyin bir mesajı, bir amacı olmak zorunda değil, ancak böylesi eserlerde eseri okurkenki deneyim başlı başına eserin amacı. Gelgelelim bu hikayede öylesi özel bir yazım vs de yoktu. Açıkçası biraz zaman kaybı bir okumaydı.
Son hikaye Nightmare ise başlı başına Black Mirror benzetmelerinin nedeni. Bu benzetmeye 100% katılıyorum, çünkü bu hikaye de bütünüyle Black Mirror gibi boş ve