Biz Hep Şatoda Yaşadık daha açık bir alegori kuruyordu: toplum, linç kültürü, dışlanmışlık…Tepedeki Ev daha psikolojik ve içe dönük bir roman. Farkları bir yana, ortak oldukları iki şey var: “Toplumun dışında kalan insanlar nereye ait olur?” sorusu ve “kadın yalnızlığı”.
Tepedeki Ev ilk bakışta bir perili ev hikâyesi gibi kuruluyor: Hill House’un geçmişi, tuhaf mimarisi, paranormal olaylar… Ama roman ilerledikçe odağı kayıyor: asıl hikâye Eleanor’un zihni. Ve o zihnin içine girdikçe, öne çıkan korku figürü yerini yavaş yavaş hüzne bırakıyor.
Yıllarca hasta annesine bakmış.
Gece seslenen annesine ilacını götürmediği için ölümünden kendini sorumlu tutmuş.
Kendine ait bir evi hiç olmamış.
Kendi hayatı hiç başlamamış.
Kardeşi ve eniştesi tarafından küçümsenmiş.
En çok istediği şey şu: bir yere ait olmak.
Hill House onun için korkunç bir yer olmasına rağmen aynı zamanda ilk kez onu isteyen bir yer.
Belki de romanın en ürpertici tarafı bu:
Bir insan o kadar yalnız olabilir ki, tehlikeli bir yere bile ait olmak ister.
Bu yüzden roman boyunca korkmaktan çok Eleanor’a üzülürken buldum kendimi.
“Kadın yalnızlığı” meselesine gelecek olursak… Bu roman 1959’da yayımlanmış. O dönemde özellikle kadınlardan beklenen şeyler: evde olmak, aileye bakmak, kendi hayatını kurmaktan çok başkalarına hizmet etmek. Ki çok başarılı bir yazar olmasına rağmen yazarın kurgu dışı yazılarında bahsettiklerine bakın: sürekli yemek yapmak, ev işleri, çocuklarla uğraşmak, yazmak için zaman bulmaya çalışmak.
Belki de başkalarının görmediği o sıkışmışlığı yazdığı kadın karakterlerle görünür kılmaya çalışıyordu. Ne dersiniz?
#dostkörpe çevirisi