Yılan Düğümü, kalbinden rahatsız, ölümü bekleyen yaşlı bir adam olan Louis’nin karısı Iza’ya yazdığı bir anı defteri şeklinde ilerler. Louis, ailesine karşı kin, hınç ve güvensizlik dolu, onların kendisinden nefret ettiğine inandığı için onlardan nefret eden, huysuz, kıskanç ve cimri bir adamdır. Sevilmeye değer olmadığına inandığı için sevmeyi de bilmez. Karısının ve çocuklarının kendisine tamamen kayıtsız olduğunu düşünür, tek bir dostu bile yoktur ve derin bir yalnızlık hissiyle yaşar.
Louis, ailesinin kendisini kullanmak ve sömürmekten başka bir şey düşünmediğine ikna olmuştur. Onlara para vermek istemez, esirgediği parayı kendi gücünün bir güvencesi olarak görür. Hatta onları mirasından mahrum bırakma tasarıları yapar. Tüm bu olumsuz duygular, Louis’nin kendi deyimiyle kalbinin üzerinde bir “yılan düğümü” oluşturmuş, onu zehirleyip boğmaktadır. Roman, bu düğümle yüzleşmenin ve yaşanan dönüşümün hikayesidir.
Romandaki bir diğer önemli izlek din çatışmasıdır. Louis Tanrı’ya inanmayan, dinsiz bir adamdır. Iza ise aileden sofu bir Katoliktir, tüm dini ödevlerini eksiksiz yerine getirmektedir. Bu dini farklılık evlilikte sürtüşmelere yol açar. Louis’nin Tanrı ve dinle olan ilişkisindeki değişimi de roman boyunca takip ederiz.
Özetle bu roman, içi olumsuz duygularla dolu, maneviyattan yoksun bir adamın ruhsal dönüşümünün bir iç monolog halinde anlatılmasından ibarettir. Aynı zamanda sınıf ve din eksenli çatışmaların evliliği nasıl zorladığını, maddi çıkarların ise ilişkileri nasıl zehirlediğini gösterir. Önsözde yazdığına göre yazarın niyeti, Louis’ye acımamızı ve ona yürekten bir ilgi duymamızı sağlamak. Doğrusu bende bu etkiyi yaratmadı, Louis’yi anlamakla beraber ona bir yakınlık hissedemedim. Yine de okuma benim için tatmin ediciydi. Nobel ödüllü bir yazardan bir