9. Beyoğlu Sahaf Festivali’ndeyim. Maksadım Türk edebiyatı ve dünya edebiyatından klasiklere bakmak. Arada da adını daha önce duyduğum yazarların bende olmayan kitaplarına rastlamak.
Öyle de yapıyordum. Heybem gittikçe ağırlaşıyordu.
Bir tezgâhta üst üste Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan öykü kitaplarını gördüm. Göz attım. Tarzım değildi ama olsun, alayım dedim. Bir küçük poşete onları da koydurdum. Kızıma verdim. Ben kitap seçerken kızım büyükçe siyah poşet bulmuş kendisine verdiğim bütün küçük poşetleri ona doldurmuştu. Dönmeye karar verdiğimizde jumbo poşetin uç kısımlarını kıvırıp, kızımın “Aman baba dikkat et, belini inciteceksin.” uyarılarını dikkate almadan un çuvalı gibi omzuma attım.
Şimdi metrodayız. Oturmak için yer bulmak maksadıyla en uç noktada bekliyoruz trenin gelmesini. Tren geldi, ama yer yok. Fakat bir genç beni görür görmez yer vermesin mi? Kızım biraz tebessümle “Ama baba!” dedi, yüzüme baktı. “Ne var,” dedim. “Gencin içinden gelmiş, genç (!) amcasına yer vermek istemiş.” Ben oturunca yanımdaki diğer genç de kızıma yer verdi. Ona da teşekkür ettim.
Derken gelirken elimde olan kitabın zaten son sayfalarındaydım. Onu bitirdim. Baktım kızım bizim un torbasından, pardon kitap poşetimizden Semra Aktunç’un Yalos kitabını çıkarmış. “Güzel mi?” dedim. “İyi, cümleler akıcı. Okunabilir. Ama senin tarzın değil.” dedi. Kızım da tarzımı biliyordu demek ki.
Hadi ben neyse de, kızımca da tarzım olmayan kitabı merak ettim. Önce Yalos’un anlamına baktım. Akarsularla denizlere ulaşıp, dalgalarla kıyılara vuran odun parçalarıymış. Sonra da kitaba ismini veren öyküden başladım okumaya. Zoe bir aşk üçgeninde kalıyor. Eleni ve Dimitri evli. Dimitri Zoe’yi seviyor. Zoe de Dimitri’yi. Hikâyenin sonunda Zoe herkeslerden saklanma ve ortadan kaybolma isteğiyle denize