Martin Eden! Martin! Bay Eden! Mart!
Ne dendiğinin önemi yok. Sen bir mükemmellik örneğisin ve ben seni yeni keşfettim. Niye bittin, nasıl bittin ben anlamadım... Yavaş yavaş okudum ama hızla aktın geçtin zihnimin her köşesinden. Seni övenler, sana güzel diyenler ne de haklıymış meğer! Bu kitabı okurken, okumakta, sonuna gitmekte ısrar ettiğim kötü kitaplar geldi aklıma... Ne büyük kayıp!!
Martin Eden için otobiyografik denilse bile tam olarak değil. Çünkü Jack London'un hayatı sadece burada kurgulanmış kısımlardan ibaret değil. Yine de insan "vay be!" demekten kendini alamıyor. Her yerde bulunabilinecek bir bilgi olarak kitabın konusunu anlatmayı es geçiyorum. Onun yerine bana hissettirdiği bir kaç şeyden, bende bıraktığı etkilerinden dilim döndüğünce bahsetmek isterim.
Öncelikle:
Canım Jack London, o nasıl betimleme yapmaktır? En uzun cümleler bile kopmadan, yormadan canlandı hayal hanemde.. Karakterler gözümün önünde bir gitti bir geldi. Bu kadar kuvvetli bir kalemle yazmak, en farklı durumları bile böyle kolayca birbirine bağlamak ne müthiş!
Martin'i çok sevdim, sevmeyen olmuş mudur ki? Bir yerden sonra Ruth'a olan nefretim ortaya çıktı. Bir insan nasıl bir insanı böyle yüzeysel bir gözle görebilir. Ruth! Ruth! Öyle öfkeliyim ki sana! Sen güzel şeylerin ilk katilisin!
Martin ilk başta dahil olduğu sınıf ile dahil olmak istediği sınıf arasında dağlar kadar fark bulmuştu. Yücelttiği burjuvazi, hep -mış gibi yapan insanlar onun kendinden şüphe duymasını istedi. Sonradan bu iki sınıfın bir farkı olmadığını, farklı olanın kendisi olduğunu yavaş yavaş keşfettiği kısım ya da kısımlar bence romanın doruk noktalarıydı. Farklı demek de tam doğru olmaz aslında... Değişmeyen kendisiydi. Popüler olanı değil, doğru olduğuna inandığı şeyi yapan Martin'di... Bırakınca