Bolca okuyan, kahve tutkunu, bir kedinin ev arkadaşı, bir tatlı adamın eşi, dünyalar tatlısı küçüklerin annesi... Günün aydınlık saatlerinde de avukat.
Kimse mutlu birinden hoşlanmaz çünkü mutlu kişi diğerlerinin egosunu incitir. Diğerleri şöyle hissetmeye başlar; "Demek sen artık mutlusun ama biz hala karanlığın, acının, cehennemin içinde sürünüyoruz. Biz bunca acı çekerken sen ne cüretle mutlu olursun!"
1340'tan beri Van Tricasse ailesinden dul bir erkek, yine kendi ailesine mensup kendisinden genç bir kızla, o genç kız dul kalınca yine aileden ve kendisinden daha genç bir erkekle evlenir; erkek de dul kalınca... ve bu değişmeksizin sürer giderdi.
Nevrokop’tan yola çıkan paşanın akrabaları, anası babası öldürülmüş iki yaşında bir oğlan çocuğunu da yanlarında taşıyorlardı. Bulgar çetecilerin baskınından önce ana baba çocuğu yatak odasındaki ceviz dolaba saklamışlardı. Karanlıkta kalan çocuğun bir süre dolapta uyuduğu, birkaç saat sonra açlıktan ağlayarak uyandığı, ciğerleri sökülene kadar ağlamasına rağmen gelen giden olmaması üzerine dolabın kapısını iterek açtığı tahmin ediliyordu. Çünkü dolabın kapısı açıktı ve çocuğun saklanmadan sağ kalması mümkün değildi. Ana babayla birlikte, onu da diğer binlerce çocuk gibi öldürürlerdi. Çocuk emekleyerek oturma odasına kadar gitmişti. Annesi ve babası yerde yatıyorlardı. Annesi çıplaktı, memeleri açıktaydı. Çocuk annesinin yanına emekledi, onun süt vermesini bekledi ama annesi hiç kıpırdamıyordu. Bunun üstüne bebek annesinin kan sızan memesini ağzına aldı ve emmeye başladı. Akrabaları, bu halde buldukları çocuğu, annesinin memesinden ayırmakta zorluk çektiler. Çocuğun dudaklarına kan bulaşmıştı. Annesi ve babası Bulgar çeteciler tarafından öldürülmüş olan bu çocuk, Bosnalı Abdullah Avni Paşa’nın yeğeniydi. Leyla’nın annesinin amcasının çocuğu oluyordu. Yaya olarak yollara dökülen Balkan Harbi göçmenleri, bu talihsiz oğlanı da sırtlarına sarmışlar ve İstanbul’a kadar getirmeyi başarmışlardı.