Orhan Kemal’in El Kızı romanı, ilk sayfasından itibaren içine alan, duygu dolu ve düşündüren bir hikâyeyi anlatıyor bize. Roman, hayatın yükünü çok erken yaşta omuzlamış bir kadının, yeni bir hayata tutunma çabasını konu alıyor. Ama bu öyle sadece “acıların kadını” hikâyesi değil; aksine çok tanıdık, çok içten, yer yer umut veren ama çoğunlukla insanın içini sızlatan bir yolculuk.
Hikâyenin merkezinde bir kadın var. Yeni bir hayata, yeni bir çevreye, hatta yeni bir kimliğe adım atan bu kadın, ne yaparsa yapsın bir türlü “ait” hissedemiyor. Toplumun, ailenin, geleneklerin görünmeyen duvarları arasında sıkışmış gibi. Herkesin “el kızı” diye mesafe koyduğu bir dünyada, o aslında sadece sevilmek ve kabul görmek istiyor.
Özetle: Roman, hem bir kadının yalnızlığını hem de toplumun kadınlara biçtiği rollerin ne kadar ağır olduğunu sade ama etkileyici bir şekilde gösteriyor. Karakterin iç dünyası o kadar güzel anlatılmış ki zamanla onunla üzülüyor, onunla hayal kuruyorsunuz.
Orhan Kemal’in dili yine her zamanki gibi yalın ama çok güçlü. Her cümle sanki bir hayat gerçeğine dokunuyor. Yazar; kadın olmanın, dışlanmanın, sevilmeye duyulan özlemin ne demek olduğunu çok yargılamadan ama derinden anlatıyor.
En güzel tarafı ise şu: Roman, olaylardan çok duyguların peşinden gidiyor. Bu yüzden yavaş yavaş içine işliyor. Öyle büyük olaylar, şaşırtıcı dönemeçler değil de, gündelik hayatta belki fark etmeden geçtiğimiz anların içindeki acıyı ve güzelliği gösteriyor.
Sonuç olarak: El Kızı, kadınların toplum içindeki görünmez yüklerini, dışarıdan bakıldığında anlaşılmayan yalnızlıklarını çok gerçek bir şekilde anlatıyor. Orhan Kemal’in bu romanı, sadece bir kadın hikâyesi değil; aynı zamanda içtenliğin, ait olma ihtiyacının ve insan olmanın romanı. Okuyunca hem çok şey fark ediyorsunuz,