Öylece yürüyorum sokakta, tıpkı diğer insanlar gibi. Ya da öylece duruyorum, tıpkı evimin her köşesi gibi. İşte o anda aklıma geliyor. Tam olarak aklıma neyin geldiğini anlamıyorum ilk ancak sonrasında saate kayan gözlerimin eşliğinde anılar zihnimin her köşesine doluşuyor ve yaramaz bir kedi gibi her yeri dağıtıyor. Telefonun çalması gerek ama çalmıyor. Saat tam o saat ama o aramıyor. İçimdeki o yetim duyguların yanına bir de üzüntü ekleniyor. Çok değil bundan biraz zaman önce ,henüz nefes aldığı zamanlarda, o da aynısını yaşıyordu. Uzun zamandır göremediği o adamın telefonunu bekliyordu, sonra beraber konuşuyorlardı. Konuşmaları sadece ikisinin anlayacağı cinsten, güven verecek şekildeydi.
İnanır mısınız, aralarında sadece 1 yıl var. Sadece o, adamdan 1 yıl sonra olsa da 2 hafta erken öldü. O iki çocuk tam babalarının ölüm yıl dönümü yaklaştığı vakit bu sefer de annelerini kaybetti. Üstelik öyle uzaktalardı ki annelerine, telefondan görebildiler sadece.
Sessiz, sakin bir insandı. Kırılsa bile karşısındakini kırmaz hep kendi içine atardı. Hiç kimseye bir kötülüğü yoktu. Hiç kimseye bir kötülüğü yoktu ama bütün zorlu imtihanları yaşamıştı. En sonunda belki bir ödüldü onun için ölüm.
Tanıdığım veya tanımadığım her insan ağlıyor, Allah seni cennetine koysun zaten sen cennete gitmezsen biz nasıl gideriz, diye yakarıyordu. Ben, Allah mekanını cennet etsin cümlesinin gerçekten anlamını ilk defa böyle anladım. Giden en yakınımdan olunca en iyisini istermişim, öğrenmiş oldum.
Fotoğrafını gördüğüm zaman asla anlamlandıramadığım duygular ile sarsılıyorum. Umursamıyor gibi gözüküyorum ama aniden aklıma gelen şu sıralar sadece sensin. Keşke sen olmasaydın. Telefonum gene çalsa, ben gene sana şakalar yapsam. Kimse sen gibi değil. Onu çok iyi anladım. Gitmişsin gibi değil ama