Sevmek, belki de bir tek ihtirasın lehine bütün diğerlerini bastırmak değildi; bilakis aşk, sevilen şeyin içine bütün diğer ihtiraslarımızı doldurmaya benziyordu; bir insanın şahsında bütün ümitlerimizi, iştiyaklarımızı seviyoruz. Hayatımızın müspet ve menfi hâdiselerinden gelen bütün hazlarımız ve kederlerimiz bu aşkın bahanesi içine sıkışarak büyüyor; aşkta; bir şey değil her şeyi istiyoruz, bir şeye değil her şeye kin besliyoruz, ümitlerimiz ve korkularımız gibi bütün heyecanlarımız da bir tek mevzuun içine dolarak bizden karışıklığını gizliyor. Sanıyoruz ki ihtirasımız kendi kendisinden ibarettir; hakikatte bütün ruhumuzu ihtiva eder ve diğer bütün ihtiraslarımızı kendi rengine boyayarak bizi aldatır. Belki ruhun bu vahdete ihtiyacı, kendi girift âlemini tanımak aczindendir, fakat aşk, bu sahte ve sunî vahdet içinde bizi bir an aldattıktan sonra ruhumuzun daha çıkmaz ve karmakarışık derinliğine bizi atar. Böyle düşünülürse yalnız Vedia değil her sevgili, bütün sevinçlerimizin ve kederlerimizin bir tek mevzu üstünde yalancı bir sarahat kazanarak coşmasına bahane telâkki edilebilir.
Kederin insanları somnambül haline getirdiği büyük ümitsizlik anlarında, yabancıdan gelebilecek tesellilerin hepsi, yaşanan facianın dehşetini daha çok hissettiren yalan merhemlerinden başka ne idi? Yaranın üstüne sürülürken parmağın ilâve edeceği acıdan başka ne tesiri olabilirdi?
Başka bir memlekette onun aldığı maaşı alan başka bir zabıta memuru niçin onun ka dar zelil değil? Aynı iktisadî şartlar orada başka, burada başka insanlar yaratıyor. Çünkü millî şartlar orada başka, burada başka. Bu başkalık nedir? İşte bugünün tarihini yazacak adamın her şeyden evvel bilmesi lâzım gelen şey. Nedir bu başkalık? Bizde umumî bir ahlâk bozgunu var.