#kitapyorumu
“Ivan gülerek, ama yalnızca bir kez, şöyle diyor: Beni yerleştirdiğin yerde soluk alamam, lütfen o denli yükseklere koyma beni, kimseyi havanın inceldiği yerlere taşıma, benden sana bir öğüt olsun bu, sonrası için bundan ders al! Şöyle demedim: Ama senden sonra kimi yücelteceğim ki? Herhalde senden sonra benim... düşünmüyorsundur! Ben hâlâ her şeyi senin için öğrenmeyi yeğliyorum. Başka hiç kimse için değil.”
•••
Savaş sonrası feminizm akımının öncülerinden biri olan Bachmann yapıtlarında çoğunlukla erkeğin baskısı altında kalan ve erkeğin baskın olduğu ilişkiler yaşayan kadın figürleri baş karakter olarak karşımıza çıkarır. Bachmann’ın 1971 yılında yayımlanan ve bir proto-feminist klasik olarak gösterilen Malina adlı romanı da okuyucuya başta obsesif kişilik bozukluğu olmak üzere birçok farklı psikolojik olguları, sosyolojik ve feminist olguları detaylı bir şekilde sunar. Romanın merkezinde yer alan ve adını bilmediğimiz kadın karakter yaşadığı her şeyi birebir aracısız bir şekilde okuyucuya aktaran bir rol üstlenir. Bu gizemli baş karakterimiz, romanın hem reflektör figürü hem de baş kişisidir. Roman; savaş eleştirisi, çocukluk anıları, günlük hayatta ırkçılığın etkileri, kadının baskı altında yaşaması, savaş sonrası toplum durumu ve kadın erkek arasındaki ilişki gibi birçok konuyu kapsar. Yine de kitapta asıl baskın olan anlatım obsesif bir kişinin ruh durumu ve ruh durumunda yaşadığı çalkantılardır. Bu nedenle, kitabın her sayfasında yoğun bir histerik ruh hali hissetmemek mümkün değildir. Kitap incelememi kendi düşüncelerimle bitirmem gerekirse, Malina’yı okumanın benim için oldukça farklı ve yoğun bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Son zamanlarda hiçbir kitabı okurken Malina’yı okurkenki hissettiğim yoğun duyguları hissettiğimi hatırlamıyorum. Bu
“Sevgili Anna,” dedi. “İnsan ruhu, insan yalnızca mutfakta otururken, hatta çift kişilik bir yataktayken bile yeterince karmaşıktır, henüz bunu bile çözümleyebilmiş değiliz. Sense oturmuş, değişen dünyada insan ruhunu anlayamadığın için üzülüyorsun.”