"Dünyanın en mutsuz insanları yalniz yemek yiyenlerdir." diyor Prof.Dr.Acar Baltaş hocam.
Video linkini yorumlara bırakacağım. Sorumluluklar, yükler derken unuttuğumuz çok önemli bir soruyu hatırlatıyor bize; İnsan yalnız yaşayabilir mi?
İstanbul'da beş kişiden bir kişi yalnız yaşamaktadır diyor araştırmalar. İstanbul'un Türkiye'nin yüzü olduğunu düşünüyorum, çok uzun zamandır.
Yalnızlık; insan gibi, ilişkilerle var olan bir canlı türü için, yönetmesi zor bir durum. Yalnız kalmamak için neler yapılabilir diye düşünecek olsak, ilişkiler var etmek olabilir çözümü. Elbette niyetim harem kurmak gibi saçma bir sonuca ulaşmıyor. Komşuluk, akrabalık, arkadaşlık gibi bağlar kurmak ve o bağları hatırlamak kısmı bence önemli. İmkan varsa dernek, vakıf, klüp gibi varlık gösterilecek alanlar sosyal sorumluluk ya da kişisel gelişim alanlarına odaklanmak faydalı olabilir.
Bir istisna verecek olsam, büyükler yalnız kalmamak için çocuklarının hayatının içine etmesin 😅
Günümüz yetişkinleri (25-45 yaş aralığı olarak düşündüm) anne ve babaları yalnız kalmasın diye kendi hayatlarını feda ediyorlar ki, bu da başka bir suistimal şeklidir, bence.
Hepimiz kendi hayatlarımızdan sorumluyuz, tüm yumurtalar aynı sepete konmamalı. Yalnız kalmayalım doğru, başkalarının yalnızlık hakkını yok etmeden var olalım, derim ben.
Yalnızlık deyince, düşünce dünyam doğrudan Dostoyevski Beyaz Gecelerin en sevdiğim bölümüne yol alır.
§
"Hele güzelim pembe bir evin öyküsünü hiç
unutamam.
Taştan yapılmış, ufacık, sevimli bir evceğizdi bu;
hantal komşularına bakıp böbürlenmesini, bana bakarken de
yüzünün gülmesini gördükçe ona karşı içim sımsıcak olurdu.
Geçen hafta yanından geçerken başımı kaldırır kaldırmaz;
"Beni sarıya boyadılar!" diye acıklı bir ses işittim. Bir de baktım
ki, ne göreyim!.. Haydutlar!