Beni sevindirdiğinde
Bazen düşünürüm:
Şimdi ölüversem
Mutlu kalırım
Sonsuza kadar.
Sonra yaşlanıp
Beni düşündüğünde
Tıpkı bugünkü gibi görünürüm sana
Bir sevdiceğin olur
Henüz gencecik.
Kışın dalından kopan bir yaprak kendini soğuğa yenik düşmüş gibi görür mü?
Ağaç yaprağa şöyle der; “Yaşamın döngüsü bu. Sen öldüğünü sansan da aslında hâlâ benim içimde yaşıyorsun. Senin sayende hayattayım, çünkü solumamı sağladın. Yine senin sayende sevildiğimi hissettim, çünkü yorgun bir yolcuya gölge ettim. Özlerimiz aynı, biz tek bir varlığız."
Paulo Coelho, Akra’da bulunan el yazması.
Kadın gökyüzünü hiç bu kadar tuhaf görmemişti. Garip bir şekilde semadaki binlerce simayı çabucak kanıksamıştı. Gökyüzünden gelen binlerce ses ürkütücü şekilde senkronize üfüyorlardı sözcükleri. Üfledikleri sözcükler rüzgâra dönüşüp esiyordu kulaklarına:
“Koş… Tepedeki ağaca koş…”
Ağlamaktaydı simalar. Sanki bir veda seremonisiydi bu esinti.
Gezegen onu ihtişamlı bir törenle uğurluyor gibiydi. Peki, neden bu kadar sıradandı. Gecenin o en karanlık saatindeki gerçekle hayal arasındaki bir rüya kadar sıradandı her şey. Koştukça açıldı ciğerleri. Sanki gökteki esintiyi ciğerlerine çektikçe daha çok yaşıyordu. Bir süre sonra koşmazsa öleceği fikri düştü yüreğine.
Durduğunda ölmekten korktu. Koşmak zorundaydı. Ağaca koşmak…
…
Tepedeki ağaç güne sakin başlamıştı. Semadaki simalar onu da ürkütmüştü ama yaşayabileceği kadar ışık vardı. Işık varsa o vardı, o var oldukça ışık hep olacaktı. Gökyüzü ağaca fısıldadı. Fısıltı rüzgâra döndü. Estikçe esti. Tüm dallarını esnetti. “Senin sıran...”
Ağaç ne olduğunu anlamıştı. Ruhunu feda etmeliydi. Oysa özümsenecek ne de çok güneş vardı, konuşacak ne çok kuş, bakılacak gökyüzü biter miydi hiç? Ya o kadar hayvan o kadar böcek ne yaparlardı onsuz? Rüzgâr, o kusursuz senfonisiyle konuşup ikna etti ağacı. Ağaç düşündü, yaprakları dallarından usulca ayrılmaya başladığında “Vereceğim istediğinizi” diye inledi dalları esnemekten yenik düşmüş
Dingin,yumuşak,düşsel bir boşlukta esrikleşmiş gibi kayıp gittiğimi duyumsuyordum. İlkbahar gelmişti,güneşin ilk ılıklığı gevşek,anlatılmaz bir haz veriyordu bana. Yarı açık pencereden giren serin, taze havanın yumuşaklığının beni incitmesinden korkuyordum neredeyse,kendimi koruyordum;ama ara ara gözlerimi kaldırıyor,ışıklı,şen bulutların üstünden geçtiği canlı mart mavisine bakıyordum. Sonra hâlâ titreyen,kansız ellerime bakıyordum;onları bacaklarımın üzerine indiriyor,yün battaniyenin yeşil tüylerini okşuyordum usul usul. Kırları görüyordum orada:uçsuz bucaksız bir ekin tarlası gibiydi;onu okşarken haz duyuyor,gerçekten de kendimi orada,o ekinlerin ortasında duyumsuyordum,içimi bir çeşit kaygıyla,tatlı bir kaygıyla dolduran anımsanamaz bir uzaklık duygusuyla. Ah,orada kendimi yitirmek,çayırların arasında uzanıp kendimi gökyüzünün sessizliğine bırakmak;ruhumu boş mavilikle doldurmak,tüm düşünceleri,tüm anıları deniz kazasına uğramışcasına parçalanmaya bırakmak!