Salman Rushdie ’nin baş yapıtı. Salman Rushdie ’yi Salman Rushdie yapan eser. Büyülü gerçekçiliğin en nadide örneklerinden biri bu kitap. Bir yandan Hindistan ve Pakistan’ın yakın dönem tarihi Hindu mistisizmi sosuyla hazırlanıp içine bolca mizah ekleyip okura sunulmuş lezzetli bir kitap.
15 Ağustos 1947 – Hindistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği gün, 1000 çocuk doğar. Ancak bu çocuklardan 420’si hayatta kalamamıştı. Burada Hindistan’daki çocuk ölümlerinin sıklığına bir vurgu vardır. Hayatta kalan çocuklar 10 yaşlarından itibaren telepatik olarak birbirleriyle bağlantılıdır. Deyim yerindeyse kendi aralarında bir Whatsup grupları vardır. Her bir çocuğun kendine has bir yeteneği vardır. Halk bu çocuklara bir isim verir: Geceyarısı Çocukları. Bu kısım bana bari bir şekilde X-Men’i hatırlattı. Çocukların yeteneklerinin dozajı geceyarısına ne kadar yakın doğmasına göre değişmekteydi. 12’ye ne kadar yakın doğarsa yetenekleri o oranda artıyordu. Kitabın kahramanı Salim ise en büyük yeteneklerden birine sahipti: İnsanların kalplerine ve zihinlerine bakabilme yeteneği. Salim ile aynı zamanda doğan Şiva ise Salim’in aksine çok karanlık, tehlikeli bir karakterdir.
Kitapta sadece Salim’in hayatını okumuyoruz. Dedesinin, babasının, annesinin, ablalarının ve daha bir sürü insanın hayatına girip çıkıyoruz. Dahası Hindistan ve Pakistan’ın siyasal hayatında rol oynayan önemli tarihsel kişiler de kitabın birer kahramanı.
Bölge karışık, bölünmeye – parçalanmaya çok müsait. Birçok isyana, savaşa gebe. Korkulan ne varsa tek tek başına geliyor Salim’in ve ailesinin başına. Hem kast sisteminin oluşturduğu bölünmüşlük, dini konulardaki ayrışmalar kaçınılmaz olarak bölgede çok parçalı yönetimlere sebep olmuştur.
Bu sene içinde okuduğum en iyi kitaplardan biri. Kolay bir kitap değil ancak harcadığınız zamana
Herşey bir yabancının Hindistan’a gelmesi ve Babür Şah’la görüşmek istemesiyle başlar. Dediğine göre İngiliz Kraliçesinin elçisidir bu zat. Kısa sürede bunun bir yalan olduğu ortaya çıkar ve başka bir hikayeye başlar bu yabancı. Demesine göre kendisi - Mogor dell’Amore – Babür Şahı Ekber’in akrabasıdır. Nasıl olur der herkes. Öyle ya, Mogor dell’Amore sarışın bir Avruplalıdır, Ekber Şah ise tam bir doğulu. Ve hikayesini anlatmaya başlar. Daha doğrusu kayıp prenses Kara Göz’ün hikayesini anlatmaya başlar.
Bu hikaye öyle bir hikayedir ki o zamanki bilinen dünyanın her yerinde geçer. Orta Asya’dan Safevilere, Safevilerden Osmanlıya, Osmanlıdan da Floransa’ya uzanan bir yolculuk, bir hayat öyküsü. Tarihe mal olmuş bir çok isimde birer figürdür bu yolda. İsmail Şah, Yavuz Sultan Selim, Niccolo Machiavelli , Medici’ler, Amerigo Vespucci, Andrea Doria…Özellikle Niccolo Machiavelli kitaptaki önemli karakterlerden biri.
Kitap yukarıda da belittiğim gibi Doğu’da başlayıp Batı’da sonlanan bir yolculuk. Bu anlamda tam bir Doğu-Batı karşılaştırmasından söz edebiliriz. Hikayenin anlatılması sırasında bu karşılaştırmaya dair önemli tespitlerde yapılmakta. Kitabın 404. Sayfasında Mogor hikeyesini sonlandırmak üzereyken Ekber Şah aşağıda yazan tespitte bulunuyor.
“…Garp memleketlerinin, Şark’ta tekdüze yaşamlar süren halkların kavrayamayacağı kadar egzotik ve gerçeküstü olduğunu anladı. Doğuda erkekler ve kadınlar çok çalışır, iyi kötü birer yaşam sürdürür, onurlu ya da onursuz ölümleri tadar, muhteşem sanat eserlerinin yaratılmasınai muazzam şiirler yazılmasına, muhteşem müzekler bestelenmesine vesile olan, bir miktar teselli ederken bolca kafa karışıklığı yaratan dinlere inanırlardı. Sıradan hayatlar sürerlerdi, kısacası. Oysa bu masalsı Batı diyarlarında yaşayan insanlar, salgın hastalıklar gibi