Alasdair Gray'ın bu eseri tek kelimeyle Nobel kumaşına sahip... Özgün kimliği her ne kadar Frankenstein'ı andırsa da onun üzerine çıkan bir yapısı var... Gerçeküstü çizilmiş öğelerin oluşturduğu karmaşanın fantastik yansımaları ilk aşamada eğlenceli bir temayla ortaya çıksa da farklılıkların toplum bazında yarattığı etkileri pervasızca dile getiren karakterler düşündürücü olmaktan geri kalmaz. Okur nazarında sıra dışı olanla normal olanın arasındaki kıyaslamaların yarattığı etkiler yazarın kurguyu ne kadar esnek kullandığını kanıtlar niteliktedir. Yine mekan olarak kullanılan Glasgow'un doğal biçimde arka plana yerleşmesi, olayın uçuk kaçık olmasına rağmen, zeminin dokunulacak kadar gerçek olması gibi tezadı ortaya çıkarır ki kötü olduğu söylenemez. Hayal gücü sınırlarının üstünde seyrederken, gerçekle olan temas noktaları adeta okuduklarının etkisiyle uçan okurun ayaklarının yere dokunmasını sağlar. Misal sonuçta fantastik edebiyatın seline kapılan okur ciddi bir şekilde çizilmiş ve her ne olursa olsun şaka kaldırmayan Anglosakson kimliğine indirilen darbelerle gülebilir. Aslında yazarın belki de İskoçluğu ön plana çıkarıp, Sosyalist kimliğini kalkan yaparak, Britanya'nın emperyalist dünyasına yaptığı hicviye vermek istediği mesaj kabilinden kabul edilebilir. Ama sisteme ve düzene getirilen eleştiri çoğu zaman insana yönelir. Zira her şeyin özünde hayatın merkezinde insan vardır. Gray tarafından verilmesi planlanan mesajların postmodern bir zarf içinde sunulmasının bazı handikapları da yok değildir. Gray'ın okurdan gelen insanlaşma reçetesine olumlu yanıt vermesi birazda eserin postmodern ve gerçeküstü öğelerinin silinmesiyle mümkündür ki bu da pek hoş olmazdı. Son olarak yazarın eleştirel çuvaldızının battığı her ortamın okur tarafından iyi takip edilmesi lazımdır.