Ne fark ederdi ki zaten? Herkes ölüyordu nasıl olsa; iyisi de kötüsü de, güçlüsü de zayıfı da, hayata dört elle sarılanı da yaşamı aşağılayanı da... Herkes göçüp gidiyordu. Her şey göçüp gidiyordu.
Tüm dünyanın bakış açısını değiştiren, yeni korkular kazandıran 2020 yılından önce bu kitabı okumuş olsaydım sanırım bu kadar etkilenmezdim. Pandeminin kazandırdığı o çaresizliği, belirsizliği ve doğurduğu sonuçları öyle etkili hatta korkunç bir şekilde yazmış ki Jack London, ya bunları da yaşarsam korkusuyla okudum. Ya böyle bir hastalık da ortaya çıkarsa?
Kitabımızın Graser ve torunu Edwin ile başlıyor yürüdükleri yolları, çevrede neler olduğunu o kadar güzel betimlenmiş ki onlarla birlikte yürüdüm sanki o demiryolunu... Sonrasında öteki karakterlerimiz Graser'in diğer torunları Hu-Hu ve Tavşandudak'da hikaye ortamına katılıyor ve Graser'in Kızıl Veba'yı anlatmasıyla devam ediyor.
Kızıl Veba salgını 2013 yazında Graser 27 yaşındayken başlıyor. O zamanlar üniversitede profesör olan James Howard Smith yani Graser vebanın nasıl başladığını, nasıl öldürdüğünü sonrasında nasıl kaçtığını nelere maruz kaldığını okuyucuyu hiç sıkmadan anlatıyor. Altmış yıllık geçmiş özlemini, yaşadıklarını torunlarına o kadar güzel anlatıyor ki. Yaşadığı korkuları, özlediği yemekleri, yaşadığı çevreyi.. okurken yüreğim parçalanmadı desem yalan söylemiş olurum. Sanırım bir pandemi geçirmenin de etkisi..
Graser'in tüm bilgi birikimine ve görgüsüne karşın bu yaban hayatına dönüşen uygarlıkların bir köpük gibi sönüp gittiğini gördükçe ne kadar acı çektiğine de şahit oluyoruz. Torunlarının yabaniliğinden hoşlanmayan ama elinden hiçbir şeye gelmeyen Graser'in onlara verdiği nasihatlere rağmen çocukların tam bir yabanıl olduğu ve dedeleriyle çoğunlukla dalga geçtikleri için dünyanın kolay kolay eski düzenine kavuşamayacağını da idrak ediyoruz. Her dönemde ortaya çıkan batıl inançların ve şarlatanların da hemen ortaya çıkıp insanlara büyücülük ve sihirbazlığı bilim-tıp olarak sunup insanları