Kısa bir süre de olsa, koyunlarının kendisine yol göstermesine izin verse, sonunda bir yığın ilginç şey keşfederdi. "Sorun şu ki, her gün yeni bir yere gittiklerinin farkına varmıyorlar. Otlakların değiştiğini, mevsimlerin birbirine benzemediğini anlamıyorlar. Çünkü yiyecek ve sudan başka bir kaygıları yok."Belki de herkes için durum böyledir," diye düşündü çoban. "Tüccarın kızına rastladığımdan bu yana başka bir kadın düşünmeyen benim için bile."
Güneşin doğuşu ile batışı arasında eğleşen, uzun saatlerden oluşan günlerin biri ötekinden farklı olmasa da; kısacık yaşamları boyunca tek bir kitap okumasalar, köylerde olup bitenleri anlatan delikanlının insan dilini anlamasalarda. Yiyecek ve suyla yetiniyorlardı ve bu onlar için yeterliydi. Buna karşılık, yünlerini, arkadaşlıklarını ve kimi zaman da etlerini cömertçe sunuyorlardı.
Günün birinde bir hepsini canavara dönüşsem ve tek tek öldürsem, sürünün hepsini boğazladıktan sonra ancak işin farkına varırlardı," diye düşündü delikanlı. "Çünkü bana inanıyorlar ve artık kendi içgüdülerine güvenmiyorlar. Bu böyle, çünkü onları otlağa ben götürüyorum."
"Hiçbir zaman bir karar verme gereksinimi duymuyorlar," diye düşündü. "Belki de bu yüzden hep benim yanımda kalıyorlar." Su ve yiyecekten başka bir şeye gereksinim duymuyordu koyunlar."
Halk yığınların bir heykeltraş gelip şekillendirinceği güne kadar öylece, cansız bir şekilde yatan kil çamuruna benzetir. Sonra heykel tıraş büyük bir insan, bir kahraman -sezar, napolyon, büyük pedro vb- çıkar, o çamur eline alır ve onu şu ya da bu şekli verir. O insanları, o kitleleri yoğurur ve istediği şekle sokar.