"Günün birinde kasabanın meydanında görkemli bir düğün yeri kurulmuş. Çevre köylerden bile insanların geldiği şen, neşeli bu düğün, Kürtlerin tüm geleneklerine uygun şekilde coşkuyla devam ederken, birden yabancı bir adam elinde silahla meydana çıkıp nara atarak herkesi tehdit etmiş, düğündekileri susturmuş. Sonra da 'Hepiniz değerli eşyalarınızı çıkarıp önünüze bırakın!' diye buyurmuş. Düğün sahibi, davetliler, herkes korku içinde birbirine bakmış. Aslında Kürtlerin çoğunda da silah varmış, ama Türkçe konuşan bu yabancıya nedense kimseye itiraz edememiş. Kadın-erkek herkes elindeki, kolundaki, boynundaki takıyı, cüzdanlarını, saatlerini bir bir çıkarıp önüne koymuş.
Yabancı da bir çuval alıp değerli eşyaların tümünü içine tikıştırarak sırtına vurduğu gibi gitmiş. Meydanı dolduran binden fazla Kürt uzun süre suskunca, başları öne eğik beklemişler; sonra da tek tek kalkıp utanç içinde meydanı terk etmişler. Düğün dağılımış. Sonraki günlerde utanç o kadar büyümüş ki o düğüne katılan Kürtler birbirinin yüzüne bakamaz hale geldiklerinden üçer beşer terk etmişler kasabalarını, köylerini, dağılıp gitmişler." Bu hikâyeyi defalarca anlattıktan sonra hep şöyle devam ederdi babam: "Silahla kasaba meydanında Kürt düğününü basan aslında devlettir. Kürt'ten zorla alınan ve sadece Kürt'e ait olan şeyler ise, Kürt dilidir, Kürtlerin binlerce yıllık anavatanıdır, onurudur. Düğündeki bu zorbalığa itiraz ve isyan edene bugün 'terörist' diyorlar." İşte Sayın General, sizlere ışık saçan o aydınlanmanız, bizim düğünümüzü basıp bizleri koyu bir karanlığa, onursuzluğa mahkûm eden, darmadağın olmamıza yol açanın ta kendisidir.