"Bırakın kanım kaynayarak geçsin ömrüm!
İçip hayal şarabını yatayım sarhoş!
Görmesin şu çamurdan ruh evini gözüm
Tozun içinde devrilmiş bir mabet, bomboş!" (sf:1)
Martin Eden' ın o şarabı tatmasıyla başlıyor herşey. Tüm o mücadele. Alıp götüruyor denizin dalgalrında. Ama Martin Eden iyi bir denizci. Vardığı limanlarda umduğunu bulamayan.
Bir gün kavgadan kurtardığı bir gencin evine davet ediliyor. Ve uzaktan o tabloyu görüyor. Aşık olduğu kızla beraber "eğitimli" burjuva sınıfı. Ve tadaa artık yaşama amacını mücadelesini bulmuştur. O insanlara erişebilmek için okumak, yazmak, yazar olmak ve Ruth'la evlenmek. Ve mücedelesi başlar. Okur, okur, yazar, çok çalışır ve o tabloya yaklaşmaya başlar. Ama ya o tablo uzaktan görüldüğü gibi değilse...
Martin'de en sevdiğim ve gıpta ettiğim şey ne için olursa olsun (buraya da geleceğim) çabası oldu. Olduğu noktadan vardığı noktaya. Hemde kısa süre içinde. Ve sonrasında ne olursa olsun istediği şey için daima çabalamaya devam edebilmesi. Gerçeklerin sandığı gibi olmaması hatta sanmadığından çok daha kötü olmasına rağmen. Ama bir noktada bir şeyi niçin istediğimize dikkat etmemiz gerekiyor değil mi? Çünkü ya o neden de ya aslında o değilse ve o da elimizden giderse? Ya sonrası...
Spoiler perileri:
!!!
"Onu gerçekten sevmediğini şimdi anlamıştı. Sevdiği şey Ruth değil, idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şeydi; kendi aşk şiirindeki ışık saçan ruhtu. Hakiki Ruth'u, sınıfının tüm o kusur ve zaaflarını taşıyan, o sınıfın psikolojisinin umutsuz sınırlarıyla kısıtlanmış burjuva Ruth'u hiç sevmemişti." (sf:460)
Ve işte kaçınılmaz zaafımız, sevme meselesi. Aslında aşk hakkında en başından beri Martin'e hiç katılmadım. Ve Ruth'u da en başından beri sevmedim. Bana göre olmayan bir karakterdi. Müesses nizamın altında