n

Neoliberalizm

2 üye
Takip
Neoliberalizm, "müdahale etmeme" maskesi altında, beş düzeyde sermayenin üstünlüğünün yeniden oluşumunun hegemonik bir projesini dayatmak üzere devlet gücünün sistematik kullanımına dayanır: yerli kaynak tahsisi, uluslararası ekonomik entegrasyon, devletin yeniden üretimi, ideoloji ve işçi sınıfının yeniden üretimi.
Sayfa 17·Kitabı okuyor
Neoliberalizm
KEYNESYEN PARADİGMA ve UZLAŞI...
BİRİNCİ PERDE: Keynesyen Uzlaşı ve "Sıkıcı" Güvenlik (1945–1970) Bu hikâyenin köklerini anlamak için, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasına dönmemiz gerekir. Dünya, faşizmin yıkımı ve komünizmin yükselişi arasında sıkışmışken, Batı kapitalizmi kendi varlığını sürdürebilmek için tarihî bir uzlaşıya gitmek zorunda kalmıştır. Sermayenin sınırsız hürriyeti (Liberalis) ile halkın talepleri (Demokratos) arasında, sistemin patlamasını önleyecek bir emniyet sübabı geliştirildi. Bu düzenin mimarı John Maynard Keynes'tir. Keynesyen paradigma, finansal sermaye ile reel ekonomi arasındaki gerilimi "borç" üzerinden değil, "yeniden bölüşüm" üzerinden çözmeyi önermiştir. Devlet, piyasaya müdahale ederek tam istihdamı sağlamış, sendikal hakları tanımış ve refahı tabana yaymıştır. Bu, sermayenin kârından bir miktar feragat ederek güvenliğini satın aldığı bir "sus payı" düzeniydi. Hem ABD’deki "New Deal" hem de Avrupa’daki "Ren Kapitalizmi", bu uzlaşının ürünleridir. İdeolojik kamplar farklı görünse de yöntem benzerdir; hatta Sovyetler Birliği bile, yeniden bölüşümü eksik bırakan "devlet kapitalisti" bir Keynesyen model olarak okunabilir. **Ancak bu güvenlik arayışının bir bedeli vardı: Ruhun çoraklaşması. Bu dönemde (1945-1970), ideal insan tipi, maceradan uzak, risk almayan, sabah 9 akşam 5 çalışan "uyumlu vatandaş"tır. İster ABD’nin banliyölerinde yaşayan orta sınıf olsun, ister Avrupa’nın sosyal demokrat işçileri, hatta Sovyetler’in yoldaşları... Hepsi, konformist, itaatkâr ve sistemle çatışmayan bireyler olmaya zorlanmıştır. Bu sistem, bireyi "itaatkâr ve tüketici bir yurttaş" kalıbına dökmüştür. İnsanın enerjisi, mesai saatleri ve taksit ödemeleri arasına sıkıştırılmıştır. Felsefi anlamda "kendini gerçekleştirme" (pozitif özgürlük) rafa kaldırılmış, yerine "devletin karışmadığı
Neoliberalizm
Reklam
68'LİLER, SOLUN İSYÂNI ve LİBERALİZM...
İKİNCİ PERDE: 1968 İsyânı ve Neoliberal Dönüşümün Temelleri. 1968 kuşağının isyânı, tam da bu sıkıcı, rutinleşmiş ve ruhsuzlaşmış düzene karşı bir çığlıktır; onlar sadece siyâsî bir değişimi değil, hayatın kendisine dâir kaybedilen heyecanı arıyorlardı. Gençler, babalarının "rutinleşmiş, ruhsuzlaşmış ve garantiye alınmış" hayatlarını reddediyorlardı. Wilhelm Reich ve İnsan Potansiyeli Hareketi gibi akımlar, dürtülerin kötü olmadığını, asıl kötülüğün onları bastıran toplumda olduğunu savundu. Slogan "Kendin Ol" idi. Sol siyaset, devleti yıkamayınca, bireyin içindeki zincirleri kırmaya yöneldi. Ancak sistem, bu isyanı bastırmak yerine onu dönüştürerek kendi lehine kullanmayı başardı ve ekonomik paradigma da makas değiştirdi. Sermaye, 68 kuşağının "bireyci isyânını" kendi lehine çevirmeyi başardı ve "özgürlük arzusunu" metalaştırdı. Şirketler, karşılarında artık tek tip giyinen "konformist kitle" yerine, kendini ifâde etmek isteyen, "farklı" olmak için can atan yeni bir tüketici profili buldu. Sermaye strateji değiştirdi: Artık insanların fizikî ihtiyaçlarına (barınma, ısınma, beslenme) değil, "hayat tarzlarına", "kimliklerine" ve "arzularına" ürün satmaya başladı. Kot pantolondan teknolojiye her ürün, bir "kendini ifâde etme" aracına dönüştü. "Sisteme karşıyım" demek bile, belirli ürünleri tüketerek yapılan bir eylem hâline geldi. İnsanlar sistemden özgürleştiklerini, tabuları yıktıklarını sanırken; aslında arzularının, hazlarının ve markaların kölesi haline gelerek sisteme daha önce hiç olmadığı kadar sıkı bağlandılar. __1970’lere gelindiğinde, artan maliyetler ve düşen kâr oranları, sermayenin "vergi alan ve düzenleyen" devletten kaçmasına neden olmuştu. Sermaye, artık onu besleyen ulus-devlet kabuğuna sığmamaya başlamıştı. 1971’de Nixon’ın doların
Neoliberalizm
BİR DEVRİN SONU: NEOLİBERALİZMİN ÇÖKÜŞÜ.
İnsan, zamanı ne tam olarak içinde ne de büsbütün dışında algılayabilen bir varlıktır. İnsanlar, yaşadıkları hayattan çok, o hayatın temsilleri, yorumları ve hikâye ediliş biçimiyle meşgûl olurlar. Çünkü gerçek çoğu zaman kaotik ve acımasızdır; hikâyeler ise bize bir neden-sonuç ilişkisi, bir başı ve sonu olan güvenli bir kozmos sunar. Nitekim bir medeniyetin çöküşü de kendine anlattığı hikâyenin inandırıcılığını yitirmesiyle başlar. Bugün modern dünyada, özellikle Batı merkezli küresel sistemde yaşadığımız krizin temelinde tam olarak bu yatmaktadır. Bu kriz, borsadaki rakamların düşmesi veya siyâsî partilerin beceriksizliği ile açıklanamayacak kadar derindir. Bugün yaşadığımız kriz, sadece ekonomik veya siyâsî değil, aynı zamanda inandığımız hikâyelerin çöküşüyle ilgilidir. Modernitenin bize vaat ettiği sürekli ilerleme, rasyonel fert ve cihanşümûl refah mitleri artık dikiş tutmamaktadır. 19. yüzyılın sanayi devrimiyle gelen üretim çılgınlığı, 20. yüzyılın bürokratik ulus-devlet düzeni ve nihayet 21. yüzyılın finansal illüzyonları bizi büyük bir yol ayrımına getirmiştir. Bugün, dolar üzerine kurulu küresel finans sisteminin, yatalak hâle gelmiş temsilî demokrasinin ve sınırlarına dayanmış tüketim toplumunun sonuna şahitlik ediyoruz. -Reha Kansu, "Bir Devrin Sonu: Neoliberalizmin Çöküşü...", besincidevre.org, 8 Ocak 2026-
Neoliberalizm
AMERİKAN RÜYÂSININ SONU...
ÜÇÜNCÜ PERDE: Borç İmparatorluğu ve Amerikan Rüyasının Sonu! Bugün gelinen noktada, "çoğunlukçu demokrasi" ile "çoğulcu demokrasi" arasında derin bir uçurum vardır. Bu uçurum, sadece siyâsî tercihlerin değil, hayat tarzlarının ve gerçeklik algılarının savaşıdır. Çoğunlukçular (örneğin Trump seçmenleri), ekonomik olarak kaybeden, kültürel olarak aşağılanan ve "vasat"ı temsil eden kitlelerdir. Onlar, globalleşmenin kaybedenleri olarak, ellerinden alınan onurlarını ve refahlarını geri verecek güçlü bir lider veya geçmişe dönüş özlemi içindedirler. Çoğulcular ise, küresel değerlere entegre olmuş, kimlik siyâseti güden ancak çoğunluğun dertlerine yabancılaşmış kesimlerdir. Bu kesim, ekonomik ayrıcalıklarını kültürel bir üstünlük ve ahlâkî bir kibirle maskelemektedir. Bu iki grup arasındaki kopukluk, içtimâi muvazeneyi bozmaktadır; çünkü ortak bir dil ve ortak bir gelecek tahayyülü kaybolmuştur. Sermayenin üretimden kopup finansallaşması, kapitalizmin mantığını değiştirmiştir. 21. yüzyılda arz ve talep dengesi, savaşla veya yeniden bölüşümle değil, "borçlandırma" ile sağlanmaktadır. Sistemin tıkandığı noktada, çarkların dönmesi için geleceğin ipotek altına alınması gerekmiştir. Eski kapitalizm "üret-kazan-tüket" döngüsündeyken, yenisi "borçlan-harca-öde(me)" döngüsündedir. Gelecekte kazanılması muhtemel paralar bugünden harcanarak sahte bir refah yaratılmıştır. Devletler, şirketler ve bireyler gırtlağına kadar borca batırılmıştır. Bu sürdürülemez döngü, kitlelerin zihnî manipülasyonuyla ayakta tutulmaktadır. Bu borç ekonomisinin sürdürülebilmesi için insanlara bir "rüyâya" inanmaları dayatılmıştır: Amerikan Rüyâsı. Amerikan Rüyası, bir "anti-değer" kümesidir. İnsanı insan yapan erdemleri değil, sahip olma hırsını körükler. **İnsanların gerçek
Neoliberalizm
KENDİNİ ÖZGÜR ZANNEDEN(LER)!..
Neoliberal rejimin kendisi akıllıdır. Akıllı iktidar emirler ve yasaklarla çalışmaz! O bizi uysal kılmaz ama bağlı ve bağımlı kılar. Bizim irâdemizi kırmak yerine bizim ihtiyaçlarımızı kullanır. Bizim hoşumuza gitmek ister. O baskıcı değil müsamahakârdır. Bizi sessizliğe zorlamaz. Aksine sürekli olarak düşüncelerimizi, tercihlerimizi, ihtiyaçlarımızı ve arzularımızı paylaşmamız, ifâde etmemiz, hayatımızı anlatmamız talep edilir ve beklenir bizden Hâkim olma niyetini, dostâne, hattâ akıllı görünerek fark edilmez kılar. Tâbi kılınan özne kendi tâbiyetinin farkında bile değildir. Kendisini özgür (zanneder) sayar.”
Sayfa 32 - KETEBE Yayınları
Neoliberalizm
Reklam
Reklam