İşte bugün postmodernizm dediğimiz o büyük itiraz dalgası, tam da bu sarsılmaz zannedilen temelin artık dikiş tutmadığı, su almaya başladığı noktada ortaya çıkmıştır. 20. asırda fizikte yaşanan paradigma değişimi (kuantum mekaniği, izâfîyet vs.) ile, modernizmin dayandığı o mutlak, gözlemciden bağımsız ve deterministik evren tablosu bizzat bilimin kendi içinde sarsılmıştır. Kuantum fiziğinin sahneye çıkmasıyla bu objektif ve mutlak gerçeklik tablosu çökmüştür. Kuantum dünyasında, özellikle Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi ve ünlü çift yarık deneyi ile bilimin karşısına sarsıcı bir gerçek çıkmıştır: Gözlemci, gözlemlenenden bağımsız değildir; aksine, gözlem yapma eyleminin kendisi fizikî gerçekliği değiştirir ve şekillendirir. Atom altı parçacıklar, siz onlara bakana kadar farklı ihtimaller (dalga fonksiyonu) halinde bir arada bulunurken, ölçüm yaptığınız (gözlemlediğiniz) ânda tek bir duruma sabitlenirler. Bu durum, "gerçekliğin" dışarıda kendi başına duran katı bir nesne olmadığını, gözlemciyle etkileşime girdiği anda ortaya çıkan “izâfî” bir netice olduğunu kanıtlamıştır. Mutlak determinizmin yerini ihtimaller, kesinliğin yerini ise öngörülemezlik almıştır. Kâinatın kendisi bile ölçüme ve gözlemciye göre değişen bir belirsizlik içerirken, insan doğasını ve toplumları tek bir ideolojik formüle hapsetmek anlamsızlaşmıştır. Gözlemcinin gözleneni etkilediği, belirsizliğin ve ihtimallerin ön plana çıktığı yeni fizik, "mutlak ve objektif gerçeklik" inancını yıkarken; postmodernizm de felsefî ve içtimâi alanda benzer bir yıkımı gerçekleştirmiştir. Modernizmin dayandığı objektif fizikî evrenin çöküşü, o mutlak determinizmin üzerine kurulan büyük ideolojik sistemlerin de felsefî meşruiyetini yitirmesine zemin hazırlamıştır.
-REHA KANSU, "Modernizm'den