Hikayenin konusu oldukça sade.. yani her insanın tasarlayabileceği ve her insanın benzerini yaşayan birini tanıdığı bu hikayeyi gene oldukça sade bir dille anlatmış Zweig.. Ben bu kitabın sadeliği ve gerçekçiliğini Tolstoy'un son öykülerindeki sadeliğe benzetiyorum.. belki daha karmaşık bir olay örgüsü işlenseydi, daha güzel olabilirdi kitap veya olması gereken budur.. insan bazen karmaşık bazen sade, bazen fantastik, bazen aksiyon dolu, bazen romantik, bazen realist, bazen akla hiç sığmayan masalsı hikayeler okumak ister ve okumalıdır.. ancak benim için sıkıntı olan şey Zweig kitaplarının genel bir karamsarlığı.. Üç Büyük Usta'da övdüğü Balzac'taki tutku yok onda, Balzac'ın karakterleri hikaye sonunda ölseler de, acı çekseler de hatta sonun kötü olacağını sezseler bile har an her saniye müthiş bir hazla doludurlar, hayata müthiş bağlıdırlar.. Balzac bu yüzden burjuvadan nefret eder.. çünkü devrimin hayatı tekdüze ve kararsız, umutsuz ve sürekli çalışma ile çökkün bireyler yarattığını düşünür.. ve yine övdüğü Dostoyevski'nin karakterleri acı çekseler ve ölseler ve sonunda bu olacağını bilseler de aşkın olan Tanrı'ya, bir sonsuz ideale bağlanarak bu sıkıntıları aşarlar.. Zweig'in o müthiş tespitiyle, "Balzac'ın karakterleri dünyayı fethetmek, Dostoyevski'nin karakterleri ise onu aşmak isterler" Zweig ise inançsız ve umutsuz biri.. II. Dünya Savaşı onu bu umutsuzluğa sevketmiş, inancını ondan almış.. ve burjuvazi değerlerinin ve devrimin yarattığı milliyetçiliğin şahlanışının, insanlığın umudu gördüğü Avrupayı çökerttiğini görmesi sonucu intihar etmiş zaten yazar.. bu yüzden Zweig'in eserlerini peşpeşe okuyan ve bu dünyaya böylelikle dahil olan okuyucu umudunu yitirecektir.. belki dünya Zweig'in gördüğü gibi umutsuzdur, karamsardır ancak böyle ise bile aldanılacak