Bir çırağın memur kadar kazanmasını ya da günde on saat çalışan birinin yedi saat çalışan kadar kazanmasını mı istiyorsunuz?”
“Hayır, bu değil. Ben tipograftım. Ama, matbaanın hemen yakınındaki berber çıraklarının, en azından o dönemde, benden daha fazla kazandıklarını çok iyi biliyordum.
Aynı sistem, ufacık bir odada dikiş diken, küçük bir terzi olan yengemden çok, modaevi terzisini kolluyordu, benden çok patronumu, yoksul köylüden çok büyük toprak sahibini kolluyordu.
Hem de bahşiş hariç. Ve, burjuva sistemin çerçevesi içinde kalınsa da kalınmasa da, bir tipografın emeğinin bir berberinkinden insani ya da toplumsal bakımdan niçin daha az değerli olduğunu anlayamıyordum.
Gülümsedim. O devam etti:
“Ben ‘yoksul’ derken, gerçekten yoksulu kastediyorum: geçinecek parayı kazanamayan, ilaç gibi en zorunlu ihtiyaçları alamayan, çaresiz bir aile. Çalışıp da ‘rahat edecek’ kadar kazanıldığında, buna refah denir.”