Zikir, zikredicinin kalbine ilişik öyle bir keyfiyettir ki, tarifi ve lisana sığdırılması imkân dışındadır.
Allahı bilen insan donup kalır; kelime ve tâbir bulamaz ki, ondan bahsedebilsin. Hayret denizine dalar, dünya ve insanı unutur.
Zikrin hedefi Allah olduğu gibi, zikredici de ancak kendisidir. Ancak o, kendisini zikredebilir. Mahlûkların haddine mi düşmüştür ki onu zikredebilsin. O, ancak, kendi sıfatı ile vasıflanması için memur kıldığı insana kendisini zikretmesini emretmiştir ki, herkes yaratılışındaki istidat nisbetinde o sonsuz denizden bir küçük şeyle teselli bulsun...
Üveys Karanî, o denizin bir damlası ile teselli buldu. Cüneyd Bağdadî ise o deryanın bir avuç suyu ile yetinebildi. Abdülkaadir Ciylî gide gide ancak o deryanın kıyısına vardı. Muhyiddin Arabî de o denizin dibinden çıkarılmış bir cevher ile iftiharda... İmam-ı Rabbanî zikirden büyük bir haz alanlardan...
Sayfa 159 - Ekim 2012, «ZİKRE DAİR» (Bir Mektupdan), b.d.y