Heathcliff'i yalnızca bir karakter olarak okumak mümkün değil. O, sevginin nasıl nefrete, nefretin nasıl takıntıya ve takıntının nasıl bir yaşam biçimine dönüşebileceğinin edebiyattaki en çarpıcı örneklerinden biri.
Uğultulu Tepeler'i bitirdiğimde elimde klasik anlamda bir aşk hikâyesi kalmadı. Aksine, insan ruhunun en karanlık bölgelerine yapılmış uzun ve rahatsız edici bir yolculuk kalmıştı.
Emily Brontë'nin yarattığı dünya ilk bakışta oldukça dar görünüyor. Birkaç karakter, birkaç mekân ve yıllara yayılan ilişkiler ağı... Ancak roman derinleştikçe bu dar alanın insan doğasının neredeyse bütün çelişkilerini barındırdığını fark ediyoruz. Sevgi ve nefret, bağlılık ve intikam, aidiyet ve yabancılaşma sürekli iç içe geçiyor.
Heathcliff karakterini yalnızca mağdur ya da zalim olarak değerlendirmek mümkün değil. Çünkü o, yaşadığı dışlanmışlığın sonucunda dönüşmüş bir insan. Roman boyunca beni en çok etkileyen noktalardan biri de buydu. İnsan başına gelen kötülüklerin kurbanı olmaktan çıkıp ne zaman o kötülüğün taşıyıcısına dönüşür?
Bu soru kitabın merkezinde duruyor.
Catherine ve Heathcliff arasındaki ilişki ise çoğu zaman romantik bir aşk olarak yorumlanıyor. Ben aksini düşünüyorum. Bu ilişki bana göre aşkın kendisinden çok kimlik meselesiyle ilgili. Catherine'in "Ben Heathcliff'im" sözü yalnızca duygusal bir yakınlığı değil, birbirlerinden ayrı var olamayan iki parçalı bir ruh hâlini anlatıyor.
Roman boyunca doğanın kullanımı da beni fazlasıyla etkiledi. Fırtınalar, rüzgârlar, kasvetli tepeler ve sürekli hissedilen o sert atmosfer yalnızca arka plan görevi görmüyor. Sanki karakterlerin iç dünyaları dışarıya taşmış gibi. Mekân ile insan psikolojisi arasındaki ilişki bu kadar güçlü kurulunca roman neredeyse gotik bir ağırlık kazanıyor.
Uğultulu Tepeler'i okurken