Kör Baykuş

Kör Baykuş
@korrbaykus
Haber Sitesi: korbaykus.com Instagram: korbaykus.news Instagram II : blindowl.jpg YouTube: Kör Baykuş
Gazeteci
2 okur puanı
Mayıs 2026 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Puan vermedi·500 syf.··
2026 5. kitabı
Heathcliff'i yalnızca bir karakter olarak okumak mümkün değil. O, sevginin nasıl nefrete, nefretin nasıl takıntıya ve takıntının nasıl bir yaşam biçimine dönüşebileceğinin edebiyattaki en çarpıcı örneklerinden biri. Uğultulu Tepeler'i bitirdiğimde elimde klasik anlamda bir aşk hikâyesi kalmadı. Aksine, insan ruhunun en karanlık bölgelerine yapılmış uzun ve rahatsız edici bir yolculuk kalmıştı. Emily Brontë'nin yarattığı dünya ilk bakışta oldukça dar görünüyor. Birkaç karakter, birkaç mekân ve yıllara yayılan ilişkiler ağı... Ancak roman derinleştikçe bu dar alanın insan doğasının neredeyse bütün çelişkilerini barındırdığını fark ediyoruz. Sevgi ve nefret, bağlılık ve intikam, aidiyet ve yabancılaşma sürekli iç içe geçiyor. Heathcliff karakterini yalnızca mağdur ya da zalim olarak değerlendirmek mümkün değil. Çünkü o, yaşadığı dışlanmışlığın sonucunda dönüşmüş bir insan. Roman boyunca beni en çok etkileyen noktalardan biri de buydu. İnsan başına gelen kötülüklerin kurbanı olmaktan çıkıp ne zaman o kötülüğün taşıyıcısına dönüşür? Bu soru kitabın merkezinde duruyor. Catherine ve Heathcliff arasındaki ilişki ise çoğu zaman romantik bir aşk olarak yorumlanıyor. Ben aksini düşünüyorum. Bu ilişki bana göre aşkın kendisinden çok kimlik meselesiyle ilgili. Catherine'in "Ben Heathcliff'im" sözü yalnızca duygusal bir yakınlığı değil, birbirlerinden ayrı var olamayan iki parçalı bir ruh hâlini anlatıyor. Roman boyunca doğanın kullanımı da beni fazlasıyla etkiledi. Fırtınalar, rüzgârlar, kasvetli tepeler ve sürekli hissedilen o sert atmosfer yalnızca arka plan görevi görmüyor. Sanki karakterlerin iç dünyaları dışarıya taşmış gibi. Mekân ile insan psikolojisi arasındaki ilişki bu kadar güçlü kurulunca roman neredeyse gotik bir ağırlık kazanıyor. Uğultulu Tepeler'i okurken
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Martı Yayınları · 201257,8bin okunma
Reklam
Puan vermedi·430 syf.··
2026 4. kitabı
Mariem ve Leyla'nın hikâyesi boyunca aslında iki kadını değil, bir ülkenin kırılmış ruhunu okudum. Edebiyat bazen tarihin yapamadığını yapar. Resmî kayıtların, savaş raporlarının ve istatistiklerin anlatamadığı insan hikâyelerini görünür kılar. Bin Muhteşem Güneş'i bitirdiğimde aklımda kalan şey Afganistan'ın siyasi tarihi değil, o tarihin altında ezilen insanların sessiz çığlıklarıydı. Haled Hüseyni'nin başarısı da burada ortaya çıkıyor. Romanı okurken savaşın kendisinden çok savaşın gündelik hayatta bıraktığı izlerle karşılaşıyoruz. Bir annenin korkusunda, bir kız çocuğunun yarım kalan hayallerinde, bir kadının suskunluğunda ve bir evin duvarları arasına sıkışmış çaresizlikte... Mariem karakteri üzerine uzun süre düşündüm. Çünkü onun hikâyesi yalnızca bireysel bir trajedi değil. Dünyanın birçok yerinde kadınların doğdukları andan itibaren taşımak zorunda bırakıldığı görünmez yüklerin sembolü gibi geldi bana. Leyla ise aynı hikâyenin başka bir yüzü. Daha umutlu, daha dirençli ama aynı ölçüde yaralı. Roman boyunca en çok dikkatimi çeken şey, Hüseyni'nin karakterlerine acı çektirmek için olaylar yaratmaması oldu. Acı, zaten yaşadıkları dünyanın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Belki de bu yüzden kitap bu kadar sarsıcı. Çünkü yaşananların çoğu kurmaca gibi değil, gerçeğin ta kendisi gibi hissettiriyor. İnsan bazen özgürlüğünü kaybettiğini fark eder. Daha büyük bir trajedi ise hiç özgür olamadığını fark etmektir. Romandaki kadınların mücadelesini okurken sık sık bu düşünceye döndüm. Çünkü onların savaşı yalnızca silahlarla ya da rejimlerle değil; aynı zamanda kendilerine biçilen kaderlerleydi. Kitabın en güçlü taraflarından biri de umudu romantikleştirmemesi. Burada umut büyük zaferler şeklinde karşımıza çıkmıyor. Bazen yalnızca hayatta kalabilmek, bazen bir
Bin Muhteşem GüneşKhaled Hosseini · Everest Yayınları · 2026119,3bin okunma
Puan vermedi·360 syf.··
2026 3. kitabı
Bazı romanlar insanın karanlığını anlatır. Bazıları ise karanlığın nasıl üretildiğini gösterir. Az'ı okurken hissettiğim şey tam olarak buydu. Hakan Günday'ın romanlarında sıkça karşılaştığımız öfke burada da mevcut; fakat bu kez öfke yalnızca bireye değil, onu şekillendiren toplumsal yapılara yöneliyor. Roman boyunca karakterleri suçlamaktan çok, onları bu noktaya getiren koşulları anlamaya çalıştım. Az aslında ismine rağmen fazlalıklarla dolu bir dünyanın hikâyesi. Fazla şiddet, fazla yoksulluk, fazla ihmal, fazla yalnızlık... Buna rağmen karakterlerin hayatında eksik olan şey hep aynı kalıyor: sevgi. Romanın beni en çok etkileyen tarafı, kötülüğü olağanüstü bir şey gibi sunmaması oldu. Günday bize canavarlar göstermiyor. Tam tersine, sıradan insanların içinde yavaş yavaş büyüyen yaraları gösteriyor. Bu nedenle romandaki acılar kurmaca olmaktan çıkıp toplumsal bir gerçekliğe dönüşüyor. Edebiyat tarihinde sıkça karşılaştığımız "kaybeden insan" figürü burada bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Karakterler yalnızca hayata yenilmiyor; daha oyuna başlamadan mağlup ilan edilmiş insanlar olarak doğuyorlar. Kitabı okurken zaman zaman Camus'nün yabancılaşmasını, zaman zaman Zola'nın toplumcu gerçekçiliğini hatırladım. Ancak Günday'ın dili çok daha sert ve çok daha yaralayıcı. Çünkü okurun güvenli mesafesini ortadan kaldırıyor. Yaşanan trajedilere dışarıdan bakmanıza izin vermiyor. Az bana göre bir karakter romanından çok, merhamet üzerine yazılmış karanlık bir metin. İnsanların birbirine karşı biraz daha şefkatli olduğu bir dünyada bu romanın birçok sahnesi hiç yaşanmayabilirdi. Belki de kitabın asıl trajedisi budur: Karakterler kaderlerinin değil, insanların ihmallerinin kurbanıdır. Roman bittiğinde geriye umut kalmıyor belki ama insanı daha dikkatli bakmaya
AzHakan Günday · Doğan Kitap · 201926,9bin okunma
Puan vermedi·385 syf.··
2026 2. kitabı
Bazı kitaplar vardır; onlara yönelik öfke, kitabın kendisinden daha hızlı yayılır. İsa'ya Göre İncil'i yıllarca hakkında söylenenlerle tanıdım. Okuduğumda ise fark ettim ki insanların çoğu kitabı değil, kitap hakkında duyduklarını tartışıyordu. Saramago'nun yaptığı şey bir kutsala saldırmak değil; kutsalın etrafında örülmüş mutlak anlatıları yeniden düşünmeye davet etmektir. Bu nedenle kitabı okurken teolojik bir metinden çok felsefi bir sorgulamayla karşılaştım. Çünkü romanın merkezinde Tanrı'dan çok insan bulunuyor. Bu eserde İsa, kusursuz bir ilahi figür olmaktan çıkarılıp acı çeken, korkan, şüphe eden ve seçimlerinin yükü altında ezilen bir insan hâline geliyor. İşte kitabın asıl rahatsız edici tarafı da burada başlıyor. İnsanlar kutsal olanın eleştirilmesine değil, kutsal olanın insanlaştırılmasına tahammül edemiyor. Saramago'nun Tanrı tasviri üzerinde uzun süre düşündüm. Çünkü romanda karşımıza çıkan Tanrı merhametten çok kudretiyle öne çıkıyor. Tarih boyunca milyonlarca insanın kaderini belirleyen büyük planların ardındaki iradeyi sorguluyor yazar. Bir anlamda şu soruyu soruyor: Eğer her şey ilahi bir planın parçasıysa, acının sorumluluğu kime aittir? Bu soru yalnızca dini değil, etik bir sorudur aynı zamanda. Roman boyunca kendimi sık sık Dostoyevski'nin karakterlerini düşünürken buldum. Özellikle Ivan Karamazov'un Tanrı'yla hesaplaşmasını. Çünkü burada da mesele inançsızlık değil. Mesele, inancın içinde doğan ahlaki çelişkileri cesurca tartışabilmek. Kitabı bitirdiğimde inancım ya da inançsızlığım değişmedi. Ama kutsal metinlere, tarihe ve insanın anlam arayışına bakışım kesinlikle değişti. Büyük edebiyatın yaptığı şey de budur zaten. Size ne düşüneceğinizi söylemez; düşünmeye cesaret edemediğiniz alanları görünür kılar. İsa'ya Göre İncil benim için
İsa'ya Göre İncilJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınevi · 20183,130 okunma
Puan vermedi·204 syf.··
2026 1. kitabı
Bazı kitaplar okunmaz; insanın zihninde uzun süre yankılanır. A'mâk-ı Hayal benim için tam olarak böyle bir eserdi. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey bir romanı tamamlamış olmanın huzuru değil, yıllardır cevap vermekten kaçtığım bazı sorularla yeniden baş başa kalmanın ağırlığıydı. Modern insanın en büyük trajedilerinden biri, hakikati bilgiyle karıştırmasıdır. Raci'nin yolculuğu da tam olarak bu yanılgının içinden başlıyor. Çok okuyan, düşünen, sorgulayan ama bütün bunlara rağmen içindeki boşluğu dolduramayan bir insan görüyoruz. Bu yönüyle Raci bana göre yalnızca bir roman karakteri değil; yaşadığı çağdan bağımsız olarak her dönemin entelektüel insanını temsil eden bir figür. Kitap boyunca karşılaştığımız semboller, rüyalar ve metaforlar ilk bakışta mistik bir atmosfer kuruyor gibi görünse de aslında çok daha derin bir meseleyle ilgileniyor: İnsan neden hakikati dışarıda arar? Neden sürekli başka düşüncelere, başka öğretilere, başka cevaplara yönelirken kendi içine bakmayı ihmal eder? Bugün elimizin altında sınırsız bilgi var. Birkaç saniyede dünyanın herhangi bir düşünürüne ulaşabiliyoruz. Buna rağmen varoluşsal boşluklarımız geçmiş çağlara göre daha azalmış değil. Hatta belki de daha da büyüdü. A'mâk-ı Hayal'i okurken sık sık bunu düşündüm. Çünkü Raci'nin yaşadığı zihinsel bunalım, aslında modern insanın dijital çağdaki yalnızlığından çok da farklı değil. Ahmed Hilmi'nin başarısı burada ortaya çıkıyor. Kitap bir öğretiyi doğrudan dayatmıyor. Okuru bir sonuca zorlamıyor. Bunun yerine onu sürekli soruların içine bırakıyor. Hakikat nedir? Ben kimim? Gördüğüm dünya gerçekten gördüğüm şey midir? Yoksa bütün algılarım zihnimin bana oynadığı bir oyundan mı ibarettir? Özellikle Aynalı Baba karakteri üzerinde uzun süre düşündüm. Çünkü o benim gözümde yalnızca
A'mâk-ı HayalFilibeli Ahmed Hilmi · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202122,3bin okunma