Nihan Kaya’nın kitaplarını okurken genellikle çocuklarla, aileyle, toplumla ilgili güçlü eleştirilerle karşılaşmaya alışmıştım. Bu yüzden Disparöni ya da Yaşama Korkusu’nu okurken beni en çok şaşırtan şey, kitabın daha çok insanın kendi içine dönmesine neden olması oldu.
Kitabın merkezinde korku var ama bildiğimiz anlamda bir korku değil. Daha çok yaşamaya dair bir çekingenlik, kendi hayatının sorumluluğunu almaya dair bir ürkeklik, bazen de insanın kendi hakikatinden kaçması…
Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: İnsan gerçekten yaşamak istediği hayatı mı yaşıyor, yoksa kendisinden beklenen hayatı mı? Çünkü çoğu zaman bu ikisini birbirine karıştırıyoruz. Toplumun, ailenin, çevrenin onayladığı bir hayat sürerken kendi içimizde giderek küçülebiliyoruz.
Nihan Kaya’nın kitaplarında sevdiğim şeylerden biri, rahatsız edici sorular sormaktan çekinmemesi. Bu kitapta da bunu yapıyor. İnsanın kendine anlattığı hikâyeleri, kendini korumak için kurduğu savunmaları ve bazen kendi hayatının önündeki en büyük engelin yine kendisi olduğunu gösteriyor.
Kitap boyunca hissettiğim duygu biraz hüzündü. Çünkü insanın kendi hayatına yabancılaşması, kendi isteklerini yıllarca ertelemesi ve sonunda ne istediğini bile unutması düşündüğümüzden çok daha yaygın bir durum. Belki de bu yüzden kitap bana çok uzak gelmedi.
Nihan Kaya’nın bazı görüşleri gibi bu kitap da herkesin hoşuna gitmeyebilir. Çünkü insanın başkalarını eleştirmesi kolay, kendine dönüp bakması ise oldukça zor. Bu kitap biraz da bunu yapmaya davet ediyor. Suçu sürekli dışarıda aramak yerine insanın kendi korkularıyla yüzleşmesini istiyor.
Kitabı bitirdiğimde elimde kesin cevaplar yoktu. Ama bazı iyi kitaplar cevap vermekten çok soru bırakır. Disparöni ya da Yaşama Korkusu benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Bitince