MÖ 399'da güzel bir günde, gelmiş geçmiş en açık zihinli insanlardan biri, doğduğu şehirden sürgüne gitmek yerine ölümü seçmişti. Bu adam bilindiği üzere, Sokrates'ti. Öyle bir kararı neden verdiğini asla bilemeyeceğiz, ama anlaşılan yargılamasının müzakere aşamasının sona ermesinden sonraki ile hükmün karara bağlanmasından önceki bir noktada meydana geldi. Arkadaşlarıyla agorada, yaşamını yurttaşlarını rahatsız ederek ve arkadaşları ve takipçileriyle birlikte felsefe yaparak geçirdiği pazar yerinde ayakta duruyordu. Arkasında, akropolis ve varlıkları değilse de doğaları sorgulanan tanrılara adanmış tapınaklar yükseliyordu. Altınla süslenmiş büyük Athena, elinde mızrak tutarak ve göz kamaştırıcı Attika gün ışığında parlayarak, sessizce yukarıdan ona bakıyordu. Oyların birbirine yakın olacağını biliyordu ve neredeyse kesin olarak beş yüz jürinin büyük kısmının onun lehinde oy kullanacağını umdu. Ama umduğu gibi çıkmazsa bir ceza önermesi gerekecekti, ona suçlama yöneltenler kuşkusuz ölümünü talep edeceklerdi. Jüridekilerin çoğunun ondan kurtulmayı tercih etmekle yetineceklerini biliyordu. Eğer mahkum olursa, böylece sürgüne gitmeyi ve bazı dostlarıyla başka bir yerde yaşamayı seçebilirdi. Ancak, bu seçenek onun açısından kabul edilemezdi. Bu olasılığı neden kabul etmediğini bilmiyoruz, ama bu doğrudan ölümüne neden oldu. Dostlarının ve takipçilerinin sonradan yaptıkları açıklamalardan, onun başka bir yerde artık aynı kişi olamayacağı, kimliğinin belirli bir biçimde Atina'ya bağlı olduğu sonucuna vardığına inanıyorlardı.
Sokrates'in seçimi, insanın temelde politik karakterinin bir örneğini veriyordu. Aristoteles'in daha sonra iddia ettiği gibi, insan olmak bir zöon logon ekhon, sözcüğü sözcüğüne "dile sahip canlı" ya da daha sonra çevrileceği gibi "akıllı hayvan"