II. Dünya savaşı sonrası 1974 yılının paralel evreninde hüküm süren bir Türkiye karşılıyor bizleri. Türkiye dahil birçok ülke ‘hiperdemokrasi’ rejimiyle yönetiliyor. Öyle bir düzen düşünün ki; kamuyu ilgilendiren her konu halkın anketleriyle belirlenip karara bağlanıyor, sistem bilgiyi tekeline almış, ayrıcalıklı uzman zümrenin tahakkümüne son verilmiş. Düzen bir analog saat gibi tik-tak-tik-tak işler hale gelmiş.
Hiperdemokrasinin temelinde yalnızca toplum kanaati esas. "Gerçek" en tehlikeli kavram. Adalet, ekonomi, eğitim, bilim, sanat, hepsinin nasıl işleyeceğine çoğunluk yani halk karar veriyor. Kimin yaşayıp kimin öleceğine de. Şayet vizeniz bittiyse, topluma anlamlı bir katkı sunamadıysanız geçmiş olsun, göz göre göre tahtalı köye göç etmek zorundasınız.
Kitabın en can alıcı noktası, bir anda gökyüzünde beliren gökkuşağından hallice koca bir yarık. Başka bir evrene açılan bu boyut kapısının anlamı ne? Neden tüm dünya teyakkuzda? İnsanlığı ne bekliyor? vb. sorular bütüncül kurgunun yapı taşlarını oluşturuyor. Yazar, işte böyle distopik bir evrenin merkezine peş peşe işlenen cinayetleri aydınlatmakla yükümlü zeki, mütevazi, hümanist bir karakter koyuyor; Alman asıllı şair-dedektif Stan LaFleur.
Babasının ölümünü şüpheli bulan Hanzade, durumu aydınlatması için özel dedektif Stan’e başvuruyor. Stan bir yandan üniversite profesörünün ölümünün ardındaki gerçeği araştırırken diğer yandan vizesinin bittiğini öğreniyor. Dolayısıyla aldığı bu son vaka tam anlamıyla bir ölüm-kalım savaşına dönüşüyor.
Kitaplarını severek ardı ardına okuduğumuz dahi dedektifimiz Alper Kamu’nun ardından bu kez yeni bir karakterle tanıştık ve Stan’i de en az onun kadar sevdik. Yazarın siyasi metaforları, toplum psikolojisi algısı, insan haklarına atıfları ve ironik çıkarımlarıyla tebessüm