Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kurtuluş Savaşı döneminde yazmış olduğu, günümüze ışık tuttuğundan şüphe etmediğim harikulade romanı. Yazının devamı spoiler içeriyor olabilir. Kitap, Anadolu'nun işgal dönemlerinde bir kolunu Çanakkale Cephesi'nde kaybetmiş ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalan, Fransa'da eğitim görmüş Ahmet Celal adlı bir subayın, Anadolu'nun ücra bir köşesine yerleşmesini ve burada Anadolu halkıyla olan sıkıntılı yaşantısını anlatıyor. Okuyucu, kitabın ilk bölümlerini okurken Anadolu insanından tiksinir gibi oluyor adeta ve okumaya devam ettikçe belki de sinirleri geriliyor. Bir an Yakup Kadri'nin bu kitabı yazma amacının içindeki Anadolu nefreti olduğunu bile düşünmeye başlıyor insan, fakat kitabın devamı geldikçe aslında anadolu insanının en büyük düşmanının yine kendisi olduğunun mesajı veriliyor; bu nefretin içinde bir acımanın, bir suçun - evet suçun- yattığını gösteriyor bizlere. "Kabahat kimin? Kabahat benimdir. Kabahat, ey bu satırları heyecanla okuyacak arkadaş: senindir. Sen ve ben onları, yüzyıllardan beri bu yalçın tabiatın göbeğinde, herkesten, her şeyden ve her türlü yaşamak zevkinden yoksun bir avuç kazazede halinde bırakmışız. Açlık, hastalık ve kimsesizlik bunların etrafını çevirmiştir. Her yanından örülü bir zindanda gibi mahpus kalmıştır. Bu zavallı insanlardan, sevgi, şefkat ve insanlık namına artık ne bekleyebiliriz? Bu iklimin çoraklığı, ruhlarını kurutmuştur. Bu ıssızlık ve bu gurbet onlara müthiş bir egoizm dersi vermiştir. onun için her biri kendi yuvasında bir kunduza dönmüştür." Yakup Kadri'ye göre suç Türk aydınınındır, ona göre Türk entelektüeli Anadolu halkını sadece iklimsel kuraklığa değil, bilgi kuraklığına bırakıp arkasını dönüp de bakmamıştır bile. "Her memleketin köylüsüyle okumuş yazmış zümresi arasında, aynı derin