Cengiz Dağcıyı “hüznün ve çilenin yazarı” olarak tanımlayabiliriz. Kendisinin de kitapta söylediği gibi. Kitabı okuduğunuzda kaleminden dökülen tüm bu kelimeler, satırlar bize bunu gösteriyor. Her biri gerçek, samimi duygular içermekte. Ben okurken vay be dedim. Kaderleri ikinci dünya savaşında kesişen iki insanın birbirlerine olan sevgileri, bağlılıkları ne kadar büyükmüş ki Cengiz Dağcı’ya bunları yazdırabilmiş. Eşi Regina hanımın ölümü üzerine kaleme almış olduğu hatıralardan oluşmakta olan kitap okurken ister istemez sizin de aynı duyguları aynı hissiyatı yaşamanıza sebep oluyor. Canınızdan sevdiğiniz bir insanın ölümünü kabullenmek elbette çok zor bir durumdur. Ve Cengiz Dağcı da eşinin ölümünü kabullenmekte zorlanacak ve bunları satırlara dökecekti. İçinde bulunduğu durumu şu şekilde açıklıyor: “Bütün yolların benim için kapalı olduğunu ancak seni Putney Vale mezarlığına götürüp bıraktıktan sonra anladım.” (syf.72). Yazar eşiyle ilgili söylenebilecek tüm güzellikleri söylemiştir. Vatan hasretine bir de eşinin hasreti eklenmiştir. Gurbet ellerde tek başınadır artık. Nereye gitse nereye baksa eşini görmekte ve beraber geçirdikleri o günler aklına gelmektedir. Eşinin ruhuyla konuşur, sürekli oturduğu koltuğa kimsenin oturmasına izin vermez, en güzel fotoğraflarını çerçeveleyip asar ve böylece sevgisini hep diri tutar. Adeta onun hatırasını evin her köşesinde yaşatmak istemiştir. Yürürken, otururken, yatıp kalkarken hep Reginası kendisiyle birlikte olmuştur. Yazmasına, kendisine ilham olan kişinin eşi olduğunu diğer yazmış olduğu eserlerinde onsuz yazılamayacağını belirtmiştir Cengiz Dağcı ve şöyle der: “özellikle Anneme Mektuplar senin ruhundan aldı tohumunu.” (syf. 33). Aşkı, sıkıntıyı, savaşı, gurbeti, sürgünü bir arada yaşamış birisi Cengiz Dağcı. Ve sanırım