O bizim cahilliğimizi, zavallılığımızı kesesini doldurmak için bahane yaptı. Kendisiyle at yarıştıramayacağımızı biliyordu. Hiç insaf etmeden hepimizin canına okudu.
Evet, hep tesadüf... Onun sırtına giyeceği yoktu ve mal sahibi seksen kat üst üste giyebilirdi. Bu tesadüftü... Fakat eğer mal sahibi bunlara ayda yirmişer lira fazla verse, -bunu yapmak onu hiç de sarsmazdı- o zaman bunların da birer kat, ikişer kat elbiseleri, çamaşırları olur ve “tesadüf” böyle olmazdı...
Konukların çoğu, görkemli görünüşlerine karşın oldukça boş insanlardı. Kendilerini o kadar beğeniyorlardı ki, sahip oldukları niteliklerin pek çoğunda kendi alınterleri olmadığını, bunların yapay ya da aileden gelerek kazanıldığını anlamış görünmüyolardı.
“Prens, ben sayılabileceğim bir hale gelmek istiyorum. Kendime, haklarıma saygı duymak istiyorum.”
“Böyle istekleri olan bir insan, yalnızca bu yüzden bile saygıya hak kazanmıştır.”
Henriette’nin ölüm haberi geldiğinde, evde sofra kuruluyordu. Anna ona göre pek kirlenmemiş olan, Henritte’nin peçetesini sarı halkasına sokup büfenin üstüne koymuştu. Hepimiz ona bakmıştık. Üzerinde biraz reçel, küçük bir de çorba veya sos lekesi vardı. Giden veya ölen birinin geride bıraktığı eşyaların ne kadar korkunç olduğunu ilk defa o an hissetmiştim. Annem yemeğe başlamak için şöyle bir davranmıştı. Herhalde, yaşam devam ediyor veya ona benzer bir şey demek istemişti. Fakat ben biliyordum, bunun doğru olmadığını. Yaşam değildi devam eden, ölümdü.